— Fatma Hanım, eğer gerçekten maddi bir sıkıntınız varsa, bunu sakin sakin konuşur, uygun bir yol buluruz. Ama burada değil, şu anda hiç değil.
— Peki ne zaman? — kayınvalidesinin sesi daha da yükseldi. — Senin vaktin mi var? Ya iştesin ya başka bir yerde! Eve geldiğinde de ilk iş Mehmet’imin aklını karıştırıyorsun! Ona, benim çok şey istediğimi söylediğini kendi kulaklarımla duydum!
— Ben öyle bir şey söylemedim.
— Söyledin! Mehmet’im anlattı! — Fatma hışımla ayağa kalktı. — Benim onu kullandığımı düşünüyormuşsun! Bu nasıl bir iftira? İnsan kendi evladını kullanır mı hiç?
Tam o sırada kapı aralandı. Elif çekingen bir ifadeyle başını içeri uzattı.
— Ayşe Hanım, kusura bakmayın… On dakika sonra Kuzey Birliği’nden gelen müşterilerle toplantınız var. Toplantı odasında sizi bekliyorlar.
— Sağ ol Elif, hemen geliyorum.
Fatma, genç kızın bakışını yakalar yakalamaz yönünü ona çevirdi.
— Gördünüz mü kızım? Aileye nasıl davrandığını görüyorsunuz, değil mi? Onun için işi her şeyden önemli! Kayınvalidesi hastaymış, yaşlıymış, beklesin!
Elif ne diyeceğini bilemeden mahcup bir hâlde Ayşe’ye baktı.
— Elif, sorun yok. Teşekkür ederim, sen çıkabilirsin, — dedi Ayşe başıyla hafifçe işaret ederek.
Genç kız aceleyle geri çekildi. Fakat Fatma artık hızını almıştı. Odanın kapısını ardına kadar açıp ajansın giriş bölümüne çıktı. Masalarında oturan yöneticiler, tasarımcılar ve diğer çalışanlar bir anda başlarını kaldırdı. Fatma telefonunu eline aldı; gerçekten arıyor muydu, yoksa arıyormuş gibi mi yapıyordu, belli değildi.
— Mehmet’im, sen bana yardım edeceğinize söz vermiştin! Karınla konuş, bana para vermek istemiyor! — diye öyle yüksek sesle bağırdı ki sanki karşısındaki kişi çok uzak bir şehirdeymiş gibi konuşuyordu.
Ofisin ön kısmına derin bir sessizlik çöktü. Kimi utancından kızardı, kimi duymazdan gelmek istercesine yüzünü başka tarafa çevirdi. Fatma ise suskunlaşan çalışanların üzerinde zafer kazanmış gibi göz gezdirdi.
— İşte aileye verdiği değer bu kadar! — diye devam etti. — Kendisi bolluk içinde yaşasın, yaşlı kadın aç kalsın! Emekli maaşım dediğin ne ki, üç kuruş! Oysa Mehmet’imi ben tek başıma büyüttüm, tek başıma! Babası öldüğünde daha okul çocuğuydu. Ben fabrikada canımı dişime taktım. Kendimden kıstım, kendime hiçbir şey almadım!
Ayşe ağır adımlarla odasından çıktı. İçinde buz gibi, keskin bir öfkenin yayıldığını hissediyordu. Onu öfkelendiren şey, kayınvalidesinin para istemesi değildi; anne babaya destek olmak elbette olağan bir şeydi. Asıl canını yakan, bu gösteri, bu hesaplı baskı, herkesin içinde küçük düşürme planıydı.
Fatma’nın niyeti belliydi. Ayşe’nin utanacağını, ne yapacağını şaşıracağını, yalnızca bu rezalet bitsin diye istenen her şeye razı olacağını sanıyordu. Bu, bildik bir yönlendirme yöntemiydi: insanı tanıkların önünde köşeye sıkıştırmak, cevap verirse daha kötü görünecekmiş gibi bir durum yaratmak.
Ama Ayşe boşuna beş yıl reklam sektöründe çalışmamıştı. İnsanların hangi sözlerle yönlendirildiğini, hangi duygulara basılarak kararlarının değiştirildiğini gayet iyi bilirdi. Böyle bir baskıya karşı nasıl durulacağını da öğrenmişti.
— Fatma Hanım, — dedi Ayşe, herkesin duyabileceği kadar net ve dengeli bir sesle. — İsterseniz bazı gerçekleri hatırlayalım. Son üç ay içinde Mehmet’le birlikte size toplam kırk iki bin lira verdik. Bu, Mehmet’in her hafta evinize götürdüğü erzakların dışında. Emekli maaşınızın az olduğunu söylüyorsunuz; oysa indirim ve sosyal hak işlemlerinizle ilgilenirken hesap dökümünüzü ben de gördüm, aylığınız yaklaşık yedi bin yedi yüz lira. Faturalarınıza iki bin sekiz yüz lira gidiyor. Kredi borcunuz yok, kimseye ödenmemiş bir borcunuz yok. Yani elinizde ay sonunda dört bin dokuz yüz lira kalıyor. Buna bizim üç ayda verdiğimiz kırk iki bin lirayı ekleyince, ayda ayrıca on dört bin lira düşüyor. Toplamda aylık geliriniz on sekiz bin dokuz yüz lira ediyor. Bu şehirde pek çok insanın maaşı zaten bu civarda.
Fatma ağzını açtı, fakat Ayşe ona fırsat vermedi.
— Bu paranın nereye gittiğini de konuşalım. İki hafta önce Mehmet size buzdolabı almanız için on bin beş yüz lira verdi. Ama o “buzdolabı” yeni bir kürke dönüştü. Geçen hafta çatı tamiri için yedi bin lira istediniz. Fakat komşunuz Meryem’i aradığımda şaşırdı; binada hiçbir tamir yapılmamış, çatıda da sorun yokmuş. Buna karşılık siz ona altı bin üç yüz liraya aldığınız yeni telefonunuzu övmüşsünüz.
Kayınvalidesinin yüzü kıpkırmızı kesildi.
— Sen… sen beni mi takip ediyorsun? Komşularımı mı arıyorsun?
— Para vermeden önce söylenenlerin doğru olup olmadığını öğrenmek istedim, hepsi bu, — dedi Ayşe bir adım öne çıkarak. — Fatma Hanım, siz buraya mesai arkadaşlarımın önünde beni küçük düşürmeye geldiniz. Korkup susacağımı, sırf gitmeniz için parayı vereceğimi düşündünüz. Bunun adı baskıdır. Hatta açıkça duygusal şantajdır.
— Buna nasıl cüret edersin! Ben senin kocanın annesiyim!
— Tam da bu yüzden bunları söylemek bana kolay gelmiyor, — dedi Ayşe; sesi artık daha sertti.
