— Ben sizin evinize hizmetçi yazılmadım, Fatma Hanım! Yanınızda yaşayan koskoca bir kızınız var; buyursun, evi o temizlesin! Ben oğlunuzun eşiyim. Mert’le bizim ayrı yuvamız, ayrı düzenimiz var. Bu kadar!
— Mert, ben annen. Hemen şimdi bize uğrayabilir misin? Acilen kavanoz lazım.
Fatma’nın telefondaki sesinde rica etmeye benzeyen en küçük bir yumuşaklık bile yoktu. Sanki karşı tarafın hayır deme hakkı bulunmuyordu; itiraz ihtimalini baştan yok sayan, gizli gizli sokulan ama demir gibi sert bir tondaydı bu. Mert’in daha ergenlik yıllarından beri nefret ettiği ses tam da buydu.
Gözlerini kapattı, burun kemerini parmaklarıyla ovdu. Akşamdan geriye kalan kırıntı kadar huzuru da elinde tutmaya çalışıyordu. Az önce uzun iş gününün ardından gevşemeye başlayan omuzları yeniden kasıldı; sanki üzerine görünmez bir zırh geçirilmişti.
— Merhaba anne. Saat epey geç oldu, işten daha yeni geldim. Ne kavanozu? Yarın getiririz, olur mu? — Sesini dengede tutmaya uğraşıyor, sinirini belli etmemeye çalışıyordu; çünkü en küçük bir karşı çıkışın bile annesi tarafından aleyhine kullanılacağını çok iyi biliyordu.

Karşı koltukta elinde kitapla oturan Ayşe, istemsizce gözlerini sayfaya indirdi. Kayınvalidesinin ne dediğini duymuyordu ama kocasının sesindeki o tanıdık gerilimi fazlasıyla tanıyordu. Bu ton, akşamın bittiği anlamına gelirdi. Bundan sonra alışıldık, uzun ve yorucu baskı başlayacaktı; insanın içine işleyen inatçı bir diş ağrısı gibi.
— Ne kavanozu olacak… Balkonda duran boş olanlar! Birden aklıma geldi, kışlık salatalık turşusu kuracağım. Zeynep de iyi değil, markete gidemiyor — diye sızlandı Fatma ahizenin öbür ucunda. — Zavallıcık burada yatıyor, hâli kalmadı. Yoksa sen mi çok yoruldun? Öz annen için iki adım atacak gücün de mi yok? Senden çuval taşımanı istemiyorum ya.
Mert sustu. Duvarda belirsiz bir noktaya bakakaldı. Ayşe, alnının ortasında derin bir çizginin belirdiğini gördü. Köşeye sıkıştırılmıştı. Hayır dese, yarım saat boyunca kalpsizlikten, nankörlükten söz eden bir nutuk dinleyecekti.
Evet dese, yeniden giyinip şehrin öbür ucuna gidecek; üstelik bütün mesele büyük ihtimalle sadece annesinin onun sözünü dinleyip dinlemediğini ölçmesinden ibaret olacaktı. “Zeynep iyi değil” cümlesi, Fatma’nın istediğini yaptırmak için her an masaya sürebildiği kozuydu.
Otuz yaşındaki Zeynep, boğa gibi güçlü olmasına rağmen işten, ev toparlamaktan ya da alışverişe gitmekten söz açılınca her nasılsa hep “fenalaşıverirdi”.
Ayşe, Mert’in itiraz etmek üzere nefes aldığını fark etti; ama bunun hiçbir işe yaramayacağını da biliyordu. Yarım saatini harcamak, telefonda kopacak o sahneyi dinlemekten ve ardından kocasının bütün gücü çekilip alınmış gibi koltukta çöküşünü seyretmekten daha kolaydı. Kitabı kararlı bir hareketle kapatıp kenara bıraktı ve ayağa kalktı.
— Ben giderim — dedi alçak sesle, fakat Mert’in duyacağı kadar net.
Mert ona baktı; bakışında hem minnet hem de suçluluk vardı. Avucuyla telefonun mikrofonunu kapattı.
— Ayşe, gerek yok. Ben giderim…
— Sen otur — diye sözünü kesti Ayşe. — Ben daha çabuk hallederim.
Yanına gidip telefonu elinden aldı ve kulağına götürdü. Sesi nazikti; hatta gereğinden fazla tatlıydı.
— İyi akşamlar Fatma Hanım. Mert çok yorgun, ben şimdi kavanozları toplar, yarım saate kalmadan size getiririm.
Hattın öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. Kayınvalidesi belli ki bu hamleyi beklemiyordu. Onun kurduğu oyun doğrudan oğlunu hedef alıyordu.
— Aa… Ayşe… Peki madem, öyle olduysa getir — dedi sonunda. Sesindeki hayal kırıklığını gizlemeye bile çalışmamıştı.
Balkonda, tozlanmış üç litrelik konserve kavanozlarıyla dolu bir karton kutu duruyordu. Geçmişten kalma, atmaya bir türlü kıyamadıkları gereksiz eşyalardandı bunlar. Ayşe kutuyu tiksintiyle kaldırdı. Camlar boğuk bir sesle birbirine çarptı. Bu yükü, Mert’in bir türlü sıyrılamadığı mecburiyetlerin simgesi gibi taşıyordu: ağır, boş ve bütünüyle anlamsız.
Kayınvalidesinin apartmanı onu her zamanki bayat mobilya kokusu ve mutfaktan yayılan ekşimsi havayla karşıladı. Merdiven boşluğundaki tek zayıf ampul, yıpranmış duvarların üzerine mavimsi bir loşluk serpiyor; bütün binayı olduğundan daha bunaltıcı gösteriyordu. Ayşe zile bastı.
Birkaç saniye sonra sürünen terlik sesleri duyuldu. Fatma kapıyı açıp Ayşe eşiği geçer geçmez, genç kadın hazırlıklı bir oyunun içine düştüğünü anladı.
Manzara o kadar tahmin edilebilirdi ki Ayşe’nin içinde yalnızca eski, körelmiş bir öfke kıpırdadı. Salonun ortasında, koca televizyonun bağırıp duran tartışma programından yayılan mavimsi ışığın altında, derin koltuğa yayılmış hâlde Zeynep uzanıyordu.
“Yatağa düşmüş zavallı hasta” denilen kişi, o sırada telefonunun ekranını parmağıyla kaydırıyordu; ekranın soğuk aydınlığı yüzünde solgun gölgeler gezdiriyordu. Yanı başındaki küçük sehpa da bu sahnenin tamamlayıcı parçası gibi duruyordu.
