Sehpanın üzerinde yarısı içilmiş bir çay fincanı ile kırıntılarla dolu bir tabak duruyordu. Ortada hastalığı hatırlatacak tek bir hâl yoktu. Zeynep her zamanki gibiydi: sıkılmış, gevşek, bütün gününü nereye koyacağını bilmeyen biri gibi bomboş.
Fatma, sanki karşısındaki daire değil de kendi hükümranlık alanıymış gibi, Ayşe’nin elindeki kutuyu baştan aşağı süzdü.
— Nihayet getirdin. Şuraya bırak, yere, — diyerek koridor tarafını işaret etti. — Ama dikkat et, bir yeri çizmeyesin.
Ayşe tek kelime etmedi. Ağır kutuyu linolyum zemine usulca indirdi; parmakları sızlamıştı ama yüzüne hiçbir şey yansıtmadı. Ardından doğrulup kısaca, kibar bir “iyi akşamlar” deyip çıkmaya niyetlendi. Fakat Fatma’nın o gece için planı başkaydı. Yerinden kıpırdamadı; kapının önünde durarak yolu kapattı.
— Madem geldin, orada direk gibi dikilme, — dedi; sesinde, yalnızca kendinden aşağı gördüğü insanlara ayırdığı buyurgan bir sertlik vardı. — Görmüyor musun, her yer toz içinde. Zeynep de hasta zaten, benim de belim ağrıyor. Şu konsolun tozunu hemen al, sonra koridoru da silersin. Kutuyla içeri girerken her tarafı berbat ettin.
Zeynep telefonundan başını kaldırdı. Duydukları hoşuna gitmişti; dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. Hatta olan biteni daha iyi seyredebilmek için koltukta biraz doğruldu. Ayşe’nin küçük düşürülüşünü izlemek, anne kızın en sevdiği oyuna dönüşmüştü: Mert’in karısını birlikte köşeye sıkıştırmak, sonra da Mert’e onun ne kadar saygısız ve tembel olduğundan yakınmak.
Ayşe ağır ağır ayağa kalktı. Önce koyu renkte cilalanmış, üzerinde ince bir toz tabakası birikmiş konsola baktı. Sonra Zeynep’in yüzündeki o memnun, bekleyen ifadeyi gördü. En sonunda bakışları Fatma’nın üzerinde durdu. İçinde bir şeyin koptuğunu hissetti. Bu, yere düşen bir fincanın ince şangırtısı gibi değildi; daha çok, onu yıllardır nezaket adına bağlayan kalın bir ipin, boğuk ve geri dönülmez bir sesle kopması gibiydi. Fatma’ya baktı. Konuştuğunda sesi şaşırtıcı derecede sakindi; ne titriyordu ne de yalvarır gibiydi.
— Ben sizin yanınıza hizmetçi olarak girmedim, Fatma. Yanınızda yaşayan yetişkin bir kızınız var; evinizi temizleyecek biri varsa o temizlesin. Ben oğlunuzun eşiyim. Mert’le bizim kendi evimiz, kendi düzenimiz, kendi ailemiz var. Bu kadar.
Dairenin içine birkaç saniyeliğine tuhaf, neredeyse yapay bir sessizlik çöktü. Televizyondaki gürültülü sesler bile o an sanki uzaklaşıp boğulmuştu. Zeynep’in dudaklarındaki küçümseyen gülümseme önce dondu, sonra yavaşça yüzünden silindi; yerini şaşkınlığa karışmış öfkeli bir kırgınlık aldı.
Fatma ise bu beklenmedik karşı çıkış karşısında bir an gerçekten konuşamadı. Yüzü koyu bir kızıllığa büründü. Ağzı açılıp kapandı ama ses çıkmadı; kıyıya vurmuş bir balık gibi nefes arıyordu. Sonunda kelimeler geri geldiğinde, artık konuşma değil, ince ve yırtıcı bir çığlık hâlini almıştı.
— Sen… sen benimle böyle konuşmaya nasıl cüret edersin, terbiyesiz! Benim evimde bana akıl mı veriyorsun? Şimdi Mert’i arıyorum, hemen senden boşanacak! Seni kapının önüne koyacak, hem de bir paçavra gibi!
— Öyle mi düşünüyorsunuz gerçekten? — diye sordu Ayşe. Sesi hâlâ sakindi; hatta içinde hafif bir merak bile vardı.
Kayınvalidesinin öfkeden bozulmuş yüzünden gözlerini ayırmadan cebinden telefonunu çıkardı. Rehberde “Eşim” diye kayıtlı numarayı buldu ve aradı. Fatma, bu beklenmedik hamle karşısında bir anda sustu. Ayşe aramayı hoparlöre aldı.
— Mert, merhaba, — dedi ölçülü bir sesle. — Annen, onların evinde yerleri ve camları silmemi istiyor. Yapmazsam senin benden boşanacağını söylüyor. Bunu doğruluyor musun?
Hattın öbür ucunda kısa ama her şeyi anlatan bir duraksama oldu. Ardından Mert’in yorgun, ağır bir iç çekişi duyuldu.
— Anne, telefonu Zeynep’e ver.
Fatma hâlâ inanmak istemeyen bir yüzle, ne yaptığını bilmez bir hareketle telefonu koltukta kaskatı kesilmiş Zeynep’e uzattı.
— Zeynep, — dedi Mert’in sesi; üçü de duydu, sesi soğuk bir çelik kadar keskindi. — Evi toparlamak için yarım saatin var. Şimdi oraya gelir de sen otururken Ayşe’nin iş yaptığını görürsem bütün kıyafetlerini çöp poşetine doldurur, kapının önüne koyarım. Ondan sonra da kendi başının çaresine bakarsın. Konu kapanmıştır.
Hat kesildi.
Ayşe, Zeynep’in gevşeyen parmaklarının arasından telefonunu nazikçe aldı. Sonra şaşkınlıktan dili tutulmuş Fatma’ya doğru hafifçe başını eğdi.
— Ben artık gideyim, — dedi. — Anlaşılan sizde büyük temizlik başlayacak.
Arkasından kapanan kapının yumuşak, kibar tıkırtısı, daireye çöken sessizliğin içinde neredeyse bir patlama gibi duyuldu. Birkaç saniye boyunca Fatma ile Zeynep oldukları yerde kaldılar; gözlerini kapıdan ayıramıyorlardı. Sanki o kapı, az önce açılıp kapanan sıradan bir daire kapısı değil de artık kendilerine kapalı kalan başka bir dünyanın eşiğiydi.
Televizyonun mavimsi ışığı duvarlarda oynamayı sürdürdü; ekrandaki sesler kayıtsızca akıp giderken, odanın içindeki yüzlerde öfke, aşağılanma ve şaşkınlık birbirine karışmıştı.
Kendine ilk gelen Zeynep oldu. Ağır ağır yeniden koltuğa çöktü; ama az önceki yayvan, umursamaz hâlinden eser kalmamıştı. Bedeni gergindi, omuzları kasılmıştı. Elindeki telefonun ekranı kararıp söndü.
— Memnun oldun mu şimdi? — diye tısladı. Sesi alçaktı ama zehir gibi keskin, yılan nefesi kadar soğuktu. — Rahatladın mı? Sana demedim mi, onun üstüne gitme diye? Bu kız öyle susup sinecek biri değil.
Fatma birden Zeynep’e döndü. Yüzündeki kızıllık hâlâ geçmemişti; yanakları öfkeden alev alevdi. Üzerindeki ilk şaşkınlık yavaş yavaş biçim değiştiriyor, daha karanlık ve daha ağır bir şeye dönüşüyordu.
