“Otur, Elif” dedi — gömleğiyle masada oturup elindeki deri dosyayı bırakırken on yıllık evliliklerini soğuk bir hesaplaşmaya dönüştürdü

Hikâyeler
Masadaki soğukluk kabul edilemez, içim kırgın.

Akşamın içinde solmuş şakayıkların buruk kokusu ile yeniden ısıtılmış yemeğin ağır buharı birbirine karışmıştı. Eve tam yedide döndüm. Oysa kendi kendime, iş yerinde sonuna kadar kalacağıma, ne gerekiyorsa bitirmeden çıkmayacağıma söz vermiştim. Fakat günün anlamı vardı: birbirimize “evet” deyişimizin üzerinden tam on yıl geçmişti. On yıl… Ben bu sürede kendi kendini temizleyen, aynı anda bin işi birden gören bir makineye dönüşmüştüm; Mert ise hâlâ kendini aramakla meşgul, somut hiçbir işle bağ kurmamış ebedî bir yolcu gibi yaşamayı sürdürüyordu.

Kolumun içini beyaz güller gıdıklıyordu. Buketi özellikle, yıllar önce soğuktan ve mutluluktan titreyerek ona indirimden ilk kravatlarını aldığım metro çıkışındaki küçük çiçekçiden seçmiştim. O günlerde kravatların bir anlamı vardı. Şimdiyse Mert’in kravatla, gömlekle, düzgün ayakkabıyla işi kalmamıştı; evde giydiği eşofman altları ve üzerinde “Yönetmek için doğdum” gibi büyük laflar yazılı tişörtleri ona yetiyordu.

Antrede ışık yanıyordu ama evde insanı tedirgin eden bir sessizlik vardı. Akşam maçını böğüre böğüre veren televizyonun sesi yoktu. Mutfaktan tavaya düşen yağın cızırtısı da gelmiyordu. Son zamanlarda yemek işini çoğunlukla o üstlenmişti; çünkü ben eve, ocak başında yuva kuran kadın rolünü oynayamayacak kadar geç ve lime lime olmuş hâlde dönüyordum.

Mert salondaki masanın başında oturuyordu. Önünde, Bodrum’a yaptığımız son ortak yolculuktan getirdiğimiz özel üzüm şerbeti şişesi, iki kadeh ve ince, deri kaplı bir dosya duruyordu. O dosya, ev yemeği için fazla resmîydi. Fazla soğuktu. Hatta fazla tehditkârdı.

Üzerinde gömlek vardı. İşte o anda içimde minicik bir şey çınlayıp koptu. Gömlek giymişti. Hem de üç yıl önce büyük bir bilişim şirketindeki iş görüşmesi için ona aldığım gömleği. O görüşmeden büyük bir hezimetle çıkmış, suçu da “beklentileri fazla yüksek” olan insan kaynakları görevlisine yüklemişti. Gömlekse o günden beri dolapta asılı durmuş, sessiz bir suçlama gibi beklemişti.

— Otur, Elif, dedi.

Sesi ona ait değil gibiydi. Taşradaki bir sahnede yıllarca küçük rollerde dolaşıp birden başrole çıkan bir oyuncunun özenle ayarlanmış, yapay sesi gibi çıkıyordu.

— Ciddi konuşmamız gerekiyor.

Elimdeki buketi tek kelime etmeden masanın ucuna bıraktım. Güller biçimsizce devrildi; birkaç beyaz yaprak hemen kopup cilalı masanın üzerine saçıldı.

— Dinliyorum, dedim.

Mert dosyayı masanın ortasına doğru itti. Bu hareketinde hem sahiplenen hem de ezip geçen tuhaf bir cömertlik vardı.

— Ben kararımı verdim. Boşanma davası açıyorum.

Dünya patlamadı. Tavan başıma çökmedi. Etrafımdaki hiçbir şey yerinden oynamadı. Sadece her şey birdenbire kısılıverdi; sanki biri gerçekliğin sesini sonuna kadar kapatmıştı. Kanın yüzümden ağır ağır çekildiğini, yanaklarımın donuk bir maskeye dönüştüğünü hissettim.

— Gerekçen? diye sordum.

Sesimin titrememesine o an neredeyse hayret ettim.

Mert derin bir iç çekti, sonra burun kemerini ovuşturdu. Bu onun değişmez büyük çilekeş hareketiydi; dünya yine yeteneklerini fark etmemiş gibi konuşacağı zaman hep aynı şeyi yapardı.

— Gerekçe sensin, Elif. Beni ezdin. Başarınla, bitmek bilmeyen meşguliyetinle, paranla… Bana saygı duymayı bıraktın. Beni erkek olarak görmez oldun. Bu evde ben artık bir boşluktan ibaretim, bir işlevim sadece. Buna daha fazla katlanamam.

Onu dinlerken yüzüne baktım. Bu yeni, incinmiş kral maskesinin altında tanıdığım adamdan bir iz aradım. Hiçbir şey bulamadım. Karşımda, nedense benim evimde yaşayan, benim aldığım yiyecekleri tüketen ve benim yatağımda uyuyan bütünüyle yabancı biri oturuyordu.

— Bir anlaşma taslağı hazırladım, diye devam etti ve dosyayı açtı. — Bağırıp çağırmadan, avukatları karıştırmadan halledelim. İnsan gibi. Sen akıllı kadınsın, neyin ne olduğunu anlarsın.

Kâğıdı bana uzattı. İlk satırlara göz gezdirmemle içime buz gibi, dibi görünmeyen bir boşluk yayıldı.

Üç yıl önce, onun bir sonraki parlak girişimi de sabun köpüğü gibi sönüp gittiğinde, krediyle satın aldığım daire tamamen Mert’e bırakılıyordu. Buna karşılık konut kredisinin borcu benim üzerimde kalacaktı; çünkü kredi sözleşmesi benim adıma düzenlenmişti.

Bir de her ay ödenecek “manevi zarar tazminatı” vardı. Yaşadığımız ilde kabul edilen asgari geçim tutarının üç katı bir meblağ. Bunu, Mert yeniden evlenene kadar ona ödemekle yükümlü olacaktım.

Ayrı bir madde de annesi Naciye Aydın’a ayrılmıştı: “alışılmış yaşam düzeyinin sürdürülebilmesi için mevcut giderlere denk gelecek ölçüde” düzenli maddi yardım.

Kâğıttan başımı kaldırıp ona baktım.

— Mert, sen ciddi misin?

Başını salladı. Gözlerinde kısa bir an için heves gibi bir şey parladı. Avını köşeye sıkıştırmış, şimdi de ganimetin nasıl pay edileceğini düşünen bir avcı bakışıydı bu.

— Sen güçlüsün, Elif. Her zaman güçlüydün. Bizse sıradan insanlarız. Bizi ortada bırakmamak zorundasın. Ne var yani, sevgili kayınvalidene bakamayacak mısın? O sana kızı gibi davrandı.

Son cümle öyle gülünç ve çarpıktı ki, az kalsın kahkahayı basacaktım.

— Kızı gibi mi? Yani senin deyiminle “bakılması” gereken kız gibi mi?

— Kelimelere takılma. Ne demek istediğimi gayet iyi biliyorsun. Annemle ben belli bir hayat düzenine alıştık. Şimdi bizi yüzüstü bırakman düpedüz kötülük olur.

Sandalyeyi yavaşça geriye ittim. Ayağa kalkıp pencereye yürüdüm. Camda, gözlerinin altında koyu halkalar bulunan otuz dört yaşında bir kadın yansıyordu. Sabah, aklı teslim tarihlerinde olduğu için saçını neredeyse düşünmeden kusursuzca şekillendirmişti. Akşam ise kocasının, boşandıktan sonra gönüllü bir sağmal ineğe dönüşmesini önereceğinden habersizdi.

— Ya kabul etmezsem? dedim.

Mert’in yüzü buruştu.

— O zaman mahkemeye gideriz. Uzun sürer, kirli olur. Ben de avukat tutabilirim, bunu biliyorsun. İhmalinle beni bunalıma sürüklediğine dair tanıklarım var. Annem anlatır. Komşular da evde neredeyse hiç bulunmadığını söyler. Evlilik ortaklıktır, Elif. Sen bu ortaklıktaki görevlerini yerine getirmedin.

Ona döndüm. Şakaklarımda kan gümbürdüyordu ama sırtımı dimdik tuttum.

— Peki ya senin ortaklıktaki görevlerin? diye alçak sesle sordum. — Son beş yılda sen onları yerine getirdin mi?

Omzunu silkti, bakışlarını kaçırdı.

— Ben kendimi arıyordum. Yaratıcı bir tıkanma yaşamak çocuk oyuncağı değil. Sen de bir dene bakalım; yanında destek yerine sürekli “Ne zaman iş bulacaksın, ne zaman para kazanmaya başlayacaksın?” diyen biriyle yaşamak nasılmış gör. Ben senin projen değilim, Elif. Ben senin kocanım.

Masadaki kadehlerden birini aldım ve ağır bir hareketle yere çaldım. Camın sesi sessizliği keskin bir bıçak gibi yardı. Mert irkildi, geriye çekildi.

— Ne yapıyorsun sen?

Cevap vermedim. Odadan çıktım, yatak odasının kapısını sıkıca kapattım ve yatağın kenarına oturdum. Kulaklarım uğulduyordu. Kalbim sanki boğazımın içinde çarpıyordu. Ama bütün o gürültünün en dibinde, şokun ve acının altında başka bir ses usul usul uyanmaya başlamıştı. Soğuk, hesapçı ve öfkeli bir ses.

Saçlarımı topladım, dizüstü bilgisayarı açtım ve ortak bulut depomuza girdim. “Aile” adlı klasörde Mert, sözde dâhiyane iş planlarının taranmış hâllerini ve mutlu gün fotoğraflarını saklardı. Benim sakladıklarım ise bambaşkaydı: mali tablolar, hesap dökümleri, kredi sözleşmeleri. Şifreli yeni bir klasör oluşturdum ve tek bir dosyayı bile atlamadan hepsini oraya kopyalamaya başladım.

Duvarın öte yanından Mert’in telefonda biriyle konuştuğu duyuluyordu. Sesi heyecanlıydı, neredeyse sevinçli. Kulağımı soğuk duvara dayadım ve cümlesinin bir parçasını seçebildim:

— Merak etme anne, onu yumuşatırız. Sonuna kadar sıkıştıracağım. Bu evde parayı kim kazanıyorsa ödemeyi de o yapsın. Ben hakkımı aldım sayılır.

Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Demek “anne”ydi. Demek bunu birlikte konuşuyorlardı. Demek benim evliliğim, malları elimden almak üzere kurulmuş bir aile işine dönüşmüştü ve bunu en son öğrenen de bendim.

Peki, Mert. Peki, Naciye Aydın. Savaş ilan ettiniz. Sadece kiminle uğraştığınızı henüz bilmiyorsunuz.

Sabah uyandığımda başım kurşun gibi ağırdı ama atacağım ilk adım konusunda zihnim pırıl pırıldı. Bana bir avukat lazımdı. Sıradan bir hukukçu değil; karşısına çıkan her savı parça parça edecek, iş çamura batarsa ellerini kirletmekten çekinmeyecek biri. Üniversiteden arkadaşım Selin Şahin tam da bu ağırlıkta bir kadındı. İki yıldır yüz yüze gelmemiştik ama bizim dostluğumuz her gün sulanması gereken narin bir çiçek değildi; gündelik sohbetlerden çok daha sağlam bir zemine tutunuyordu.

Ona kısa bir ileti yazdım: “Danışmaya ihtiyacım var. Kocam boşanmayı beni ömür boyu borçlu köleye çevirmek için fırsat sandı. Bugün saat altıda yanına geliyorum.”

Yanıt bir dakika geçmeden geldi: “Gel. Bütün belgeleri getir. Bir de güçlü bir ıhlamur iyi gider.”

Selin’in bürosu, şehri yukarıdan gören yüksek bir binadaydı. İçeri girdiğimde telefon konuşmasını yeni bitiriyordu; bir yandan da öfkeyle ağzındaki şekeri çiğniyordu.

— Elif, dedi nefesini bırakır gibi.

Masasının arkasından kalktı, yanıma gelip beni kaburgalarım çıtırdayacak kadar sıkı kucakladı. Sonra bir adım geri çekilip yüzüme dikkatle baktı.

Şükrüye'nin Penceresinden