— Bir haftadır uyumamış, üstüne de yalnızca kırgınlıkla beslenmiş gibisin, dedi.
Kendimi ziyaretçi koltuğuna bıraktım; deri soğuktu, ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi.
— Aşağı yukarı öyle, diye itiraf ettim. Habersiz geldim, kusura bakma. Ama resmen savaşın ortasındayım.
Çantamdan dosyayı çıkarıp masasına koydum. Ardından Mert’le bir gün önce yaptığım konuşmanın kaydını açtım ve olup biten her şeyi baştan sona anlattım. Selin tek kelime etmeden dinledi. Yalnızca çenesinin iki yanında kasları giderek daha hızlı oynamaya başladı; bu, onun öfkesini bastırmaya çalıştığını gösteren en belirgin işaretti.
Sözlerim bitince arkasına yaslandı. Bir süre yüzüme baktı; bakışı, hem arkadaşımın şefkatini hem de avukatın soğukkanlı hesabını taşıyordu.
— Ne diyeyim Elif… Kocan, resmî kayıtlara “ibretlik ahmak” diye geçirilecek türden biri.
— Onu zaten anladım. Benim merak ettiğim, bu ahmaklığının hukuk bilgisiyle ne kadar desteklendiği.
Selin burnundan kısa bir ses çıkarıp dizüstü bilgisayarını bana doğru çevirdi.
— Şuradaki ticaret sicili kaydını görüyor musun? Ajansın limited şirket olarak görünüyor. Ortak hanesinde Selin Şahin, yani ben varım. Sen ise aylık otuz beş bin lira maaşla genel müdürsün. Bunu iki yıl önce birlikte düzenlemiştik, hatırlıyorsun değil mi?
Başımı salladım. O dönem, işten çıkardığım eski bir çalışan üzerinden şirkete sızmaya kalkmışlardı. Selin de bana paravan ortaklı bir yapı kurmayı önermişti. Ben bunu o zaman sadece teknik bir tedbir, mali müşavir dosyasına eklenecek sıradan bir evrak gibi görmüştüm.
— İşte güzelim, mesele şu, diye devam etti Selin. Mert boşanma davası açarsa mal paylaşımı isteyecek. Fakat hukuken senin üzerinde görünen şey, şirketteki bir hisse değil; yalnızca maaşlı yöneticilik görevin. Şirketin bütün varlıkları ise kâğıt üzerinde bana ait. Geçen yılki bilançoya göre yaklaşık yirmi sekiz milyon liralık aktiften söz ediyoruz. Kusura bakma ama kanun karşısında sen neredeyse beş parasız bir çalışansın.
Göğsümün içinde tuhaf, neredeyse unuttuğum bir duygu yayıldı. Rahatlamaydı bu; ama içinde acı bir alay da vardı.
— Peki ya ev?
— Ev senin adına krediyle alınmış. Üzerinde ipotek bulunan edinilmiş mal. Boşanırken yalnızca mülkiyet değil, bankaya olan borç da bölüşülür. Saygıdeğer eşin o metrekarelerden pay isterse, otomatik olarak kredi borcunun yarısını da sırtına alır. Kalan borç ne kadardı?
— Dört milyon iki yüz bin lira.
Selin’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
— O hâlde hayırlı olsun. Ya iki milyon yüz bin liralık borcun yarısını kabul edecek ya da ev üzerindeki iddiasından vazgeçecek. Seçim onun.
Masasının kenarında duran demlikten iki fincana koyu bir ıhlamur doldurdu, birini önüme itti. İçine bal da eklemişti; fincandan yükselen buhar, odanın gergin havasına yumuşak bir sıcaklık kattı.
— Ama ben sadece savunmada kalmanı önermiyorum, dedi. Onlara öyle bir ders verelim ki ömür boyu unutamasınlar. Ekonomik felakete sürüklenmiş, çaresiz bir kadın rolünü oynayabilir misin?
Fincanı elime aldım. Balın verdiği altın renkli parıltının içinden Selin’e baktım.
— Anlat.
Bir saat sonra kafamda pırıl pırıl işleyen bir plan vardı. Çantamda ise Selin’in kasadan çıkardığı, kamera yerleştirilmiş küçük bir broş duruyordu. Broşu bana uzatırken, “Kurnaz bir müvekkilimin hediyesi; şimdi eski kocasının şirketinde yönetim kurulunda oturuyor,” demişti. Üzerindeki mikrofon beş metre çevredeki sesi alabiliyor, görüntü kalitesi yüz ifadelerini seçmeye yetecek kadar net çıkıyordu. Dışarıdan bakıldığında pahalı bir takıdan farkı yoktu. Delil toplamak için bundan iyisi zor bulunurdu.
Akşam dokuz sularında eve döndüm ve oyunun ilk perdesini açtım. Mutfak masasının üzerine, olmayan alacaklılar tarafından gönderilmiş gibi hazırlanmış dava dilekçeleri, hesapların bloke edildiğine dair uyarılar ve Maliye’den gelmiş süsü verilmiş bir inceleme yazısı yaydım. Selin bunların hepsini yarım saatte hazırlatmıştı; tanıdığı bir tasarımcı, eskiden koca bir grup insan için sahte diploma düzenlemiş, sonra aklını başına toplayıp daha temiz işlere yönelmişti.
Mert mutfağa girdiğinde başımı iki elimin arasına almış, sessiz sessiz hıçkırıyordum.
— Ne oldu? diye sordu. Sesindeki tahammülsüzlüğü gizlemeye pek uğraşmamıştı. Anlaşılan yaslı hâlim, yaklaşan zaferinin tadını çıkarmasına engel oluyordu.
— Her şey bitti Mert, diye fısıldadım. Önceden kirpiklerimi ıslattığım suyu parmaklarımla yanağıma dağıttım. Maliye hesaplara bloke koymuş. Rakiplerin şikâyeti üzerine ajansı inceliyorlar. Yarın teminat yatırılmazsa hakkımda gözaltı kararı çıkabilir.
Kaşlarını çattı. Gözlerinde üzüntü değil, daha çok hesap yapan bir adamın telaşı belirdi.
— Ne teminatı? Ne kadar istiyorlar?
— Bir milyon yedi yüz elli bin lira. Kişisel hesabımda ancak yedi yüz bin lira var. Geri kalan her şey donmuş durumda.
Mert karşıma oturdu. Uzun süre konuşmadı. Sonra, zemini yoklar gibi temkinli bir sesle sordu:
— Takılarını satamaz mısın? Mesela anneannenden kalan zümrüt yüzük var ya.
Bakışlarımı yavaşça ona kaldırdım. Birinci sınavdan kalmıştı. Yardım teklif etmemiş, beni yatıştırmaya çalışmamıştı. Daha ben ayakta durabiliyorken üzerimden ne koparabileceğini hesaplamaya başlamıştı bile.
— O yüzük imitasyon, diye yalan söyledim. Gerçeğini üç yıl önce sattım. Hani şu uygulama işine para gerektiğinde… Hatırlamadın mı?
Gerçekten unutmuş muydu, yoksa rol mü yapıyordu bilmiyorum. Yüzü yalnızca ekşidi.
— O zaman başka bir şey bulman lazım. Sen zekisin, bir yol düşünürsün. Arkadaşlarından borç alsan?
— O kadar para verecek arkadaşım yok.
Mert ayağa kalktı, mutfakta sinirli sinirli dolaşmaya başladı.
— Tamam, şimdiden paniğe kapılma. Annemle konuşurum. Belki akıl verebilir.
Acı bir tebessümün dudaklarıma yerleşmesini güçlükle engelledim. Elbette annesi. Naciye Aydın; oğlunun bütün parlak fikirlerinin baş mimarı, gizli danışmanı ve gönüllü kumandanı.
Ertesi gün kayınvalidem, her zamanki gibi haber vermeden çıkageldi. Kan kokusunu aldığında kapıyı çalmadan içeri dalmaya alışkındı. Saçları kusursuz biçimde yapılmış, işlemeli bluzunu giymiş, çantasında da daima taşıdığı sağlıklı beslenme notlarıyla gelen yaşlı bir hanımefendi görüntüsü verirdi. Fakat bugün çantasının ağzından tarif kâğıtları değil, hukuki içerikli bir broşürün kenarı görünüyordu.
Ben hazırlığımı yapmıştım. Kameralı broş bluzumun yakasına iliştirilmişti. Telefonumdaki ses kaydı da sürekli kayıt modunda çalışıyordu.
— Merhaba Elif, diye şarkı söyler gibi uzattı kapıdan girer girmez. Duydum ki başın dertteymiş.
— Buyurun Naciye Hanım, dedim; sesime özellikle boyun eğmiş bir yumuşaklık verdim.
Mutfağa geçti, etrafı ev sahibiymiş gibi süzdü ve en sevdiği yere, pencere kenarındaki sandalyeye oturdu. Oradan bütün mutfağı rahatça görebiliyordu.
— Mert bana her şeyi anlattı, dedi. Boşanmayı da, para sıkıntılarını da. Sakın yanlış anlama, sevinmiş değilim. Yardım etmeye geldim.
— Nasıl bir yardım?
Ellerini masanın üzerinde birleştirdi, gövdesini bana doğru eğdi. Yüzüne, dünyadaki bütün sırları çözmüş bir insan ifadesi yerleştirmişti.
— Elif, şunu anlaman gerek. Evlilik sadece imzadan ibaret değildir. Sorumluluktur. Sen Mert’in yanında iyi günde de kötü günde de duracağına söz verdin. Şimdi senin başında dert var, ama onun da yüzü gülmüyor. Onun durumunu da düşünmelisin.
— Onun durumunu mu? diye tekrarladım.
— Elbette. Bunca yıl senin işini, seyahatlerini, evde bulunmayışını sineye çekti. O bir erkek; yanında eş ister, iş ortağı değil. Bu aileyi sen yıprattın. Şimdi de hiçbir bedel ödemeden çekip gitmek istiyorsun. Öyle kolay olmaz.
Ben sustum. Konuşsun, içini döksün istiyordum.
— Mert boşanmak istiyor çünkü yoruldu. Ama ben oğlumu tanırım, kin tutmaz. Eğer sen anlaşmada yazan bütün yükümlülükleri üzerine alırsan ben onunla konuşurum. Belki kararından döner. Sen de yuvanı korumak istiyorsundur herhâlde.
— Ya istemiyorsam?
Naciye Hanım bir an duraksadı, fakat hemen toparlandı.
— O zaman oğlumu kullanıp işi bitince bir kenara atan bencil bir kadınsın demektir. Her iki durumda da borcunu ödemelisin. Manevi yıpranma için, yıllarca yaşadığı aşağılanma için, senin yüzünden kendini gerçekleştiremediği için.
İçimde öfkenin kaynadığını hissettim. Yine de nefesimi düzene soktum, sesimi alçak tuttum.
— Naciye Hanım, dürüstçe söyleyin. Boşanma işini Mert’e siz mi akıl verdiniz? Beni korkutup bu ağır şartları imzalatmak için mi?
Hiç utanmadı. Gözünü bile kırpmadı.
— Ben oğlumun iyiliğini düşünüyorum. Sen de doğru düzgün bir kadın olsaydın, görevinin kocanı ezmek değil, ona güç vermek olduğunu anlardın. Cüzdanınla onu küçük düşürdün.
Ona bakarken yıllar içinde ettiği telefonları hatırladım. Bir seferinde yeni çamaşır makinesi, başka bir seferinde kaplıca oteli masrafı, sonra fizik tedavi ve masaj parası… Her isteği, sanki en doğal hakkıymış gibi sunulurdu. Çünkü ben “onların ailesine girmiştim” ve bunun bedelini ödemem gerekiyordu.
— Söylediklerinizi anladım, dedim sakin bir sesle. Düşünmem lazım.
Kayınvalidem gittikten sonra telefonumdaki kaydı durdurdum ve dosyayı Selin’e gönderdim. Bir dakika geçmeden cevabı geldi: “Bu tam aradığımız şey.”
