“Temizlikçilere öğle yemeği verilmez,” dedi yönetici, karşısındaki kadının aslında restoran zincirinin sahibi olduğunu bilmeden küçümseyerek

Hikâyeler
Kibirli yönetimin insanlık dışı, utanç verici tavrı.

“Temizlikçilere öğle yemeği verilmez,” diye burnundan soludu yönetici; benim bu restoran zincirinin sahibi olduğumu aklının ucundan bile geçirmiyordu.

“Şu bardağı kaldırın. O size ait değil,” dedi ve önümde duran çay bardağını iki parmağının ucuyla iterek benden uzaklaştırdı.

Solmuş bir önlükle personel masasının yanında dikiliyordum. Çantam hemen yanı başımdaydı; masanın kenarında anahtarlarım hafifçe şıngırdadı. Koridorun zemini ise az önce sildiğim için hâlâ ıslak ıslak parlıyordu.

“Mutfağın sorumlusu, temizlik bitince herkesle birlikte bir şeyler yiyebileceğimi söylemişti,” dedim sesimi yükseltmeden. “Vardiya uzun sürüyor.”

Yönetici telefonundan başını kaldırıp soğuk bir bakış attı.

“Bizde mutfak karar vermez. Yemek, asıl personel içindir. Geçici temizlikçi gelir, yerleri siler, işini bitirir ve gider.”

“Sabahtan beri buradayım.”

“Ee?” Dudaklarının kenarı küçümseyerek kıvrıldı. “Çalışmanızın karşılığını alırsınız. Öğle yemeği bezinizin yanında verilen bir hak değil.”

Onun uzağa koyduğu bardağa baktım. Sanki benim yakınımda durursa çayın bile kirleneceğini düşünür gibiydi. Hemen cevap vermemem gerektiğini biliyordum. Çünkü ben buraya bir tas çorbanın peşine düşerek gelmemiştim; öğrenmek istediğim şey bambaşkaydı.

“Adınız nedir?” diye sordum.

“Fatma,” dedi, kelimenin üzerine özellikle basa basa. “Size ne gerek?”

“Aklımda kalsın diye.”

“Bence siz başka şeyleri aklınızda tutun,” diyerek bana doğru eğildi. “Benim salonumda gereksiz soru sorulmaz.”

Bu salonun, yaslandığı personel masasının, duvarın ardındaki mutfağın ve bütün restoran zincirinin bana ait olduğundan haberi yoktu. Zaten zamanı gelmeden bunu bilmesi de gerekmiyordu.

Benim adım Ayşe’ydi. Elli sekiz yaşındaydım. Yıllar boyunca çalışırken bir insanın gerçekten yorgun mu olduğunu, yoksa küstahlığı kendine zırh mı yaptığını ayırt etmeyi öğrenmiştim. Fatma yorgun değildi. O, yaptıklarının yanına kâr kalacağına fazlasıyla inanmış biriydi.

Zincirimde dört restoran vardı. İşe, küçük bir lokantayla başlamıştım. Mal kabulünü kendim yapar, sebzeleri kendi ellerimle yıkar, gün sonunda kasayı son banknota kadar tek tek sayardım. Zamanla işler büyüdü. Ben de yavaş yavaş günlük idarenin içinden çekildim.

Son üç yıldır bu düzeni yeğenim Mehmet yürütüyordu. Otuz altı yaşındaydı. Hızlı konuşur, pahalı saatler takar, insanları ikna etmeyi iyi bilir ve önüme her zaman tertemiz hazırlanmış raporlar koyardı.

Onun anlattığına göre çalışanlar memnundu, müşteriler tekrar tekrar geliyordu, masraflar kontrol altındaydı. Arada çıkan şikâyetler de genellikle çalışmak istemeyenlerin bahanesinden ibaretti. Fakat son zamanlarda o raporlar bana fazla düzgün görünmeye başlamıştı; sanki gerçek hayatın içinden değil de cetvelle çizilmiş bir kâğıttan çıkmış gibiydiler.

Derken imzasız bir zarf ulaştırıldı bana. İçinden personel yemek çizelgesinin kopyası ve kısacık bir not çıktı: “Bahçelievler şubesine sıradan bir temizlikçi gibi gelin.”

Ben de geldim.

Kızlık soyadımı kullandım, bir taşeron firma üzerinden geçici vardiyaya yazıldım. Eski bir palto giyip başıma sade bir eşarp bağladım. Saçlarımı topladım, gözlüğümü çıkardım. O hâlimle, beni toplantı masalarında defalarca görmüş biri bile kolay kolay tanıyamazdı.

İlk saatlerde hiç sesimi çıkarmadan salonu sildim, cam kenarlarını temizledim, çöpleri taşıdım. İnsanlar bana temkinli bakışlar atıyordu; henüz hangi konuların sorulmaması gerektiğini öğrenmemiş her yeni çalışana baktıkları gibi.

Mutfakta çalışan Elif, kısa boylu, yüzüne yorgunluk sinmiş bir kadındı. Bir ara sessizce yanıma yaklaştı ve önüme bir bardak çay bıraktı.

Şükrüye'nin Penceresinden