“Bunu Fatma fark etmeden için,” diye fısıldadı Elif. “Bizde aşağıdakilere hâl hatır sormak pek makbul sayılmaz.”
“Aşağıdakiler derken?” diye sordum, sesimi aynı sakinlikte tutarak.
“Yani… tezgâhın arkasında olmayanlar, odalarda oturmayanlar.”
“Bir insanın nerede yukarıda, nerede aşağıda durduğuna kim karar veriyor peki?”
Elif’in yüzü bir anda gerildi. Sanki ağzımdan tehlikeli bir söz çıkmış da duvarların bile bunu duymasından korkmuştu.
“Biraz daha alçak sesle konuşun,” dedi telaşla. “Burada fazladan edilen bir cümlenin bile karşılığı olur. Vardiyanı keserler.”
“Kimin vardiyasını kestiler?”
Kapıya doğru kısa bir bakış attı. Ardından sesi daha da kısıldı.
“Zeynep’in. Bizim garson kız. Evrakta başka yazıyor, mutfakta başka uygulanıyor diye sordu. O günden sonra ona verilen günler azaldı.”
“Evrakta ne yazıyordu?”
Elif dudaklarını birbirine bastırdı, söylememekle söylemek arasında kaldı.
“Öğle yemekleri,” dedi sonunda. “Listede yirmi yedi porsiyon görünür. Ama biz çoğu gün dokuz porsiyon hazırlarız. Geri kalanlara ‘size düşmüyor’ derler.”
Hemen ona dönüp bakmadım. Aradaki fark öyle açık, öyle kaba bir hesaptı ki kimsenin gözünden kaçmış olamazdı. Demek ki görmüşlerdi. Demek susmaları, anlamadıklarından değil korktuklarındandı.
“Bu listeye kim imza atıyor?” diye sordum.
“Fatma.” Elif’in sesi neredeyse duyulmayacak kadar incelmişti. “Bazen Mehmet Bey de gelir.”
“O biliyor mu?”
Elif yutkundu. Söyleyeceği kelime boğazına takılmış gibiydi.
“Her şeyi bilir.”
Tam o sırada depo tarafının kapısı açıldı ve içeri Fatma girdi.
“Elif, bu iyilik merakın yüzünden ocaktaki çorba taşacak,” dedi şekerli ama keskin bir sesle. Sonra bakışını bana çevirdi. “Siz de Ayşe Hanım, boş boş dikilmeyin. Koridor kendi kendini silmiyor.”
“Elbette,” dedim.
“Bardağı da geri bırakın. Daha önce söyledim; geçici çalışanlara yemek hakkı yok.”
Elif başını önüne eğdi. Ben bezimi aldım, kovayı sürükleyerek koridora çıktım.
Öğleye doğru Mehmet restorana girdi. Onu görmeden önce sesini duydum; yüksek, rahat, buranın sahibi olduğunu herkese hatırlatan bir tınısı vardı. İçecek bölümündeki görevliyle gülüşüyor, aşçılara başıyla selam veriyordu. Onların, o yaklaşır yaklaşmaz nasıl sustuğunu ise fark etmiyor gibiydi.
Fatma omuzlarını toparladı, yüzüne hazır bir saygı ifadesi yerleştirip ona doğru yürüdü.
“Mehmet Bey, bizde her şey yolunda,” dedi. “Yalnız yeni temizlikçi biraz fazla meraklı çıktı.”
“Hangi temizlikçi?”
Bakışları bana döndü. Başörtüme, önlüğüme, elimdeki kovaya şöyle bir değdi; sonra kayıp gitti. Tanımadı.
“Bu,” dedi Fatma, çenesini belli belirsiz bana doğru kaldırarak. “Öğle yemeğini sorup duruyordu.”
“Adınız Ayşe’ydi, değil mi?” diye sordu Mehmet.
“Evet.”
“Şartlar size anlatıldı mı?”
“Yemeğin bana verilmediği söylendi.”
Dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
“Demek ki anlatılmış. Burada herkes kendi işini yapar.”
“Peki bir insan bütün gün çalışıyorsa?”
“O zaman emeğinin karşılığını ücret olarak alır. Çalışmayı, akraba evine misafirliğe gitmekle karıştırmamak lazım.”
Fatma, sanki bu söz kendi başarısıymış gibi memnuniyetle gülümsedi.
“Ben de aynısını söyledim.”
“Güzel,” dedi Mehmet, ona dönerek. “Yemeklerle ilgili dosyayı sonra odama getirirsiniz.”
Başımı kaldırdım.
“Yemeklerle ilgili dosya mı?”
Mehmet’in bakışı bu kez üzerimde biraz daha uzun kaldı.
“Bu sizi ilgilendirmez.”
“Sadece kelime tanıdık geldi.”
Fatma hafifçe burnundan güldü.
“Temizlikçi de ‘yemek dosyası’ lafını biliyormuş. Ne kadar okumuş bir temizlikçimiz varmış meğer.”
“Fatma,” dedi Mehmet yumuşak ama uyarıcı bir tonla. “Vaktinizi boşa harcamayın.”
Sonra odasına doğru yürüdü. Fatma onun arkasından neredeyse hayranlıkla baktı; kapı kapanınca yeniden bana döndü.
“Gördünüz mü?” dedi. “Burada her şeye yukarıda karar verilir.”
