Cuma akşamı sakin geçecek gibi görünüyordu. Elif, her zamankinden daha geç bir saatte eve dönüyordu; kollarında ağır poşetler vardı. Poşetlerin içinde zeytinyağı şişeleri birbirine hafifçe çarpıyor, ithal domates konserveleri ağırlık yapıyordu. İş çıkışı özellikle pazara uğramış, düzgün bir dana etiyle taze yeşillik almıştı. Poşetlerden birinde de Mert için küçük bir hediye duruyordu: aylardır arayıp da bulamadığı özel harman kahve çekirdekleri. Elif, güzel demlenmiş bir fincan kahve eşliğinde geçecek sessiz bir akşamın, belki de sonunda konuşmalarına vesile olacağını düşünmüştü. Gerçekten konuşmalarına.
Anahtar kilidin içinde döndü. Kapı açılır açılmaz evin içinden yanmış yağla kavrulmuş soğanın ağır kokusu yüzüne çarptı. Daha eşiğe adımını atar atmaz karşısında kayınvalidesi Fatma’yı buldu. Kadın ellerini beline dayamış, dudaklarını ince bir çizgi hâline getirmişti.
— Nihayet teşrif ettin, gece kuşu. Yemek soğudu, köfteler taş gibi oldu. Doğru düzgün bir eşin sofrası zamanında hazır olur. Ama bizimki nerelerde sürtüyor belli değil.
Elif hiçbir şey söylemeden paltosunu çıkardı, askıya astı. Poşetler ellerini kesercesine aşağı çekiyordu.
— Çalışıyordum Fatma Hanım. Toplantı uzadı.

— Bilirim ben senin o toplantılarını. Bizim zamanımızda kadınlar da çalışırdı ama hem yemeğini yapar, hem kocasını karşılardı, hem de evi derleyip toplardı. Sen ne yapıyorsun? Şu iş hayatını kutsal emanet gibi başında taşıyorsun.
Elif cevap vermemek için kendini tuttu ve mutfağa geçti. Ocakta gerçekten de koyu kahverengiye dönmüş, eski köfte olduğu ancak tahmin edilebilen sert parçalarla dolu bir tava duruyordu. Yanında da çoktan ılımış bir çorba tenceresi vardı. Elif poşetleri boşaltmaya başladı; aldıklarını raflara yerleştirdi, gün içinde birikmiş tabakları lavaboya dizip yıkamaya koyuldu.
Fatma mutfak masasına kuruldu. Bir elini yanağına dayamış, gelinini denetlemeye gelmiş bir memur edasıyla izliyordu. Yan odadan boğuk patlama ve silah sesleri geliyordu; Mert oyun oynuyordu. Üstelik kalkıp “hoş geldin” deme zahmetine bile girmemişti.
— Elifciğim, — kayınvalidesinin sesi birden yumuşadı; neredeyse şefkatliydi ama Elif’in ensesinden aşağı soğuk bir ürperti indi. — Mert’in girişimi için yüz beş bin lira lazım. Bir haftası kalmış. Yatırımcı sabırsızlanıyormuş. Sen de maşallah bolluk içinde yaşıyorsun.
Elif lavabonun başında donup kaldı. Sonra ellerini ağır ağır havluyla kuruladı ve arkasına döndü.
— Daha dün ona tanıtım giderleri için on yedi bin beş yüz lira gönderdim. Ondan önce yazılım kurslarının parasını ödedim. Şimdi bu yüz beş bin lira nereden çıktı?
— Nereden çıkacak, bildiğin para işte! — Fatma iki elini yana açtı. — Anlamak bu kadar mı zor? Aile bütçesi ortak olur. Yoksa kocan için paraya mı kıyamıyorsun? Bizden son lokmayı bile alırsın, ama sıra ailenin işine gelince elin cebine gitmez. Her gün dışarıdan kahve almayı biliyorsun, iş ciddiye binince cimriliğin tutuyor. Asıl hazır yiyici sensin, hem de tersinden.
Elif dişlerini sıktı. Sabah ofisin yakınındaki kahveciden aldığı küçük sütlü kahveyi hatırladı. Yetmiş lira vermişti. Bütün günün tek küçük tesellisi oydu. O kahve bile iki aydır başına kakılıyordu.
— Anne, üstüne gitme, — diye Mert’in sesi salondan geldi. Kanepeyi terk etmeye bile tenezzül etmemişti. — Elif, sen de gerçekten çok sıkı davranmaya başladın. Eskiden böyle değildin. Bana inanırdın.
Elif koridora çıktı; oradan salon görünüyordu. Mert kanepeye yayılmış, bacaklarını kol dayama yerine uzatmış, gözlerini ekrandan ayırmıyordu. Televizyonda tuhaf yaratıklar koşuyor, silah sesleri arka arkaya patlıyordu. Otuz dört yaşında bir adamdı. Otuz dört.
— Mert, annen olmadan konuşabilir miyiz? — dedi Elif alçak bir sesle.
— Ne fısıldaşıyorsunuz öyle? — Fatma hemen araya girdi; mutfak kapısında bitivermişti. — Benden saklayacak sırrınız mı var? Ben de bu evde yaşıyorum, haberin olsun. Bu daireye canımı koydum ben. Sinirimi de, birikimimi de. Sen bizi oğlumla birlikte yabancı yerine koyuyorsun.
Elif yavaşça ona döndü. Canını ve birikimini koymuştu demek. Üç yıl önce tadilat için verdiği otuz beş bin liradan söz ediyordu. O para, verildiği günden beri bir gün bile unutturulmamıştı. Oysa evin tadilatı beş yüz yirmi beş bin lirayı aşmış, her kuruşunu Elif kazanmıştı. Konut kredisi için gereken peşinatı da o bulmuştu. Krediyi de o ödüyordu.
Fatma, haklı öfkeyle doluymuş gibi Elif’e bakıyordu. Sonra gözlerini oğluna çevirdi ve Elif orada yokmuş gibi konuştu:
— Bu kız hiçbir zaman gerçek bir eş olamayacak. Aklı fikri kendinde. Ama merak etme, ben onu hizaya getiririm. Daire de artık ortak sayılır, iş bitti. Gidecek yeri yok.
Elif karşılık vermedi. Yatak odasına geçti, kapıyı kapattı, yatağın kenarına oturdu. Uzun süre, iş dosyalarıyla dolu çantasına boş boş baktı. Ardından dizüstü bilgisayarını çıkarıp banka uygulamasını açtı. Birikim hesabında beş yüz yirmi beş bin lira duruyordu. Son üç yılda, kendine güvence olsun diye biriktirdiği paraydı bu. Mert’in bundan haberi yoktu. Fatma’nın ise hiç yoktu.
Elif bilgisayarı kapattı ve yatağa uzandı. Ama uyku bir türlü gelmedi.
Her şeyin nasıl başladığını düşündü. Beş yıl önce, hayattaki tek yakını olan anneannesi ona miras olarak yüz yetmiş beş bin lira bırakmıştı. O zaman Mert, “Konut kredisi peşinatına ekleyelim,” demiş, kendi birikimlerinin de olduğunu söylemişti. Fakat sözleşme imzalanacağı gün geldiğinde, Mert’in parası “birdenbire” ortada yoktu; hepsini “çığır açacak” dediği bir projeye yatırmıştı. Daire Elif’in üzerine alınmıştı. Kredi de Elif’in adına çekilmişti. Fatma o gün, “Madem bu kadar bağımsızsın, ödemesini de kendin yap. Benim oğlumu borç batağına sürükleme,” demişti.
Elif ödemişti. Her ay düzenli olarak. On iki bin iki yüz elli lira. Aidat, faturalar, mutfak masrafı, temizlik ürünleri, hastalık olduğunda ilaçlar, kıyafetler, ev eşyaları… Her şey onun sırtına yüklenmişti. Mert arada bir kendi girişimleri için para isterdi; o paralar da bir daha asla geri dönmezdi. Fatma yıllardır çalışmıyor, küçücük emekli maaşıyla geçiniyor, buna rağmen gelinine “hayatı doğru yaşama” dersi veriyordu. Elif ise susmuştu. Çünkü sevmişti. Çünkü aileyi her şeyden üstün sanmıştı. Çünkü kendi annesi içkiye düşkün bir kadındı ve kızını anneannesinin eline bırakıp gitmişti; Elif de kendine, “Benim hayatım başka olacak,” diye söz vermişti. Başka bir yuva kuracaktı.
Kurulan yuva işte buydu.
Pazar günü Fatma gösterişli bir öğle yemeği hazırladı. Eski aile takımı sofraya çıkarılmış, mantılar, gözlemeler, börekler yapılmıştı. Kayınvalide masanın başına kurulmuş, kendini hanedanın başı gibi görüyordu. Mert ise dalgın dalgın oturuyor, çatalıyla tabağındaki yemeği karıştırıyordu.
— Elifciğim, biraz daha çorba koyayım mı? — diye şakıdı Fatma. — Pek zayıfladın sen. İşte canını çıkarıyorlar. Artık biraz da yuvanı, anneliği düşünmenin vakti geldi. Yaş geçiyor. Bize bir torun verirsin, izne ayrılırsın. Mert de erkekliğini gösterir, çalışır kazanır. Sen evinde, kocanın yanında, sırtını sağlam bir duvara dayamış gibi yaşarsın.
Elif gözlerini tabağından kaldırdı.
— O “erkekliğini gösterene” kadar neyle geçineceğiz? Konut kredisi benim üzerime. Kim ödeyecek?
Fatma’nın yüzü asıldı. Dudaklarını büzdü, ağzını peçeteyle sildi.
— Allah bir kapı açar. Büyüklerin sözüne karşı gelme. Kadının asıl görevi anneliktir; öyle kâğıtların arasında ömür tüketmek değil.
— O kâğıtların arasında benim maaşım var Fatma Hanım. Konut kredisi var. Buzdolabının taksidi var. Hatta açık konuşayım, sofradaki böreklerin unu, yağı da var.
Mert birden kendine gelir gibi oldu, düşüncelerinden sıyrılıp başını kaldırdı.
— Elif, gerçekten her şeyi kötü tarafından görüyorsun. Alt tarafı kredi. Ben işi büyütünce hepsini kapatırız. Biraz zaman ver.
— Ne kadar zaman, Mert? Üç yıldır aynı şeyi söylüyorsun. Tek bir yürüyen işin yok. Faturaların birini bile ödemedin.
— İşte yine başladın. — Mert tabağını itti. — Annem haklı. Senin kafanın içinde sanki sürekli hesap makinesi çalışıyor.
Fatma memnuniyetle başını salladı. Elif’in midesi bulandı; boğazına acı bir düğüm yerleşti. Sandalyeyi geriye çekip ayağa kalktı.
— Yemek için teşekkür ederim. Ben biraz uzanacağım, başım ağrıdı.
Akşam olunca Mert yatak odasına geldi. Elif elinde kitapla oturuyor, okur gibi yapıyordu. Mert yatağın kenarına ilişti, onun elini tutmaya yeltendi. Elif parmaklarını geri çekti.
— Elif, kavga etmeyelim artık. Annem bizim için uğraşıyor.
— Bizim için dediğin ne? Kadın beni diri diri yiyor.
— O kötü biri değil. Sadece her şeyin düzgün olmasını istiyor.
— Düzgün dediğin şu mu? Ben at gibi çalışayım, sen kanepede yat, annen de bana hazır yiyici desin?
Mert yüzünü buruşturdu.
— O öyle demek istemedi. Sen yanlış anlıyorsun.
— O zaman bana açıkla.
