Mert’in bakışları kaçtı; sanki sözcükleri ağzında evirip çeviriyor, hangisinin daha az yara açacağını kestirmeye çalışıyordu.
— Yani… — diye geveledi. — Annemin demek istediği şu: Ev sonuçta aile evi. Tadilatta o da destek oldu.
Elif’in yüzünde acı bir tebessüm belirdi.
— Destek dediğin otuz beş bin lira. Üç yıl önce. Tadilatın tamamı beş yüz yirmi beş bin lirayı bulmuştu.
— Yine başladın rakamlarına! — Mert birden yataktan fırladı. — Biz seninle ortak mıyız, muhasebe defteri mi tutuyoruz? Senin derdin hep para! Annem haklı; kafanın içinde hesap makinesiyle yaşıyorsun. Ben sana maneviyat veriyorum, yanında duruyorum; sen her şeyi kuruşa çeviriyorsun. Kocana güven nerede? Bu huysuzluğunla seni idare ettiğimiz için biraz minnet duyman gerekmez mi?
Kapıya yöneldi, öfkeyle dışarı çıktı ve kapıyı öyle sert çarptı ki odanın camı titredi. Elif yatağın yanında tek başına kaldı. Gözlerini bembeyaz tavana dikti. İçinde bir şeyin yavaş yavaş buz tuttuğunu hissetti; soğuk, duru, sarsılmaz bir buz. “Seni idare ettiğimiz için…” İki yetişkin insanın yemeğini yapan, faturalarını ödeyen, evini çeviren kadın oydu; buna rağmen teşekkür etmesi gereken de yine oydu.
Bir süre sonra ayağa kalktı, aynanın karşısına geçti. Camın öbür yanında otuz iki yaşında, göz altları morarmış, ağzının kenarına yorgun bir çizgi yerleşmiş bir kadın duruyordu. Bir zamanlar kahkahası vardı. Bir zamanlar hayalleri vardı. Şimdi hayatında yalnızca sorumluluklar kalmıştı.
Cumartesi günü Elif, arkadaşı Merve’yle buluştu. Parkın yakınındaki küçük, sakin bir kafede oturdular; kahvelerinden yudum alırken konuşmaya başladılar. Daha doğrusu Elif anlattı, Merve dinledi. Merve psikologdu; insanın sözünün altındaki kırığı duymayı bilenlerdendi.
— Beni tüketiyorlar, Merve, — dedi Elif, sesi çatallanarak. — Gerçekten tüketiyorlar. Ne yapsam yetmiyor. Para kazanıyorum, yetmiyor. Konut kredisini ödüyorum, yetmiyor. Eve alışveriş yapıyorum, yine yetmiyor. Üstüne bir de minnettar olacağım, hizmet edeceğim, çocuk doğuracağım, beni “idare ettiklerine” şükredeceğim.
Merve fincanını elinde tutup sessizce baktı.
— Peki Mert ne yapıyor?
Elif dudaklarını acı acı büktü.
— Mert mi? Kanepede uzanıp oyun oynuyor. Arada “girişim projemle ilgileniyorum” diyor. Bunun anlamı şu: Bilgisayarın başına geçip kimsenin okumadığı sunumlar gönderiyor. Üç yılda tek bir anlaşma yok. Bir lira gelir yok. Ama bol bol “maneviyat” var, “destek” var. Beni nasıl destekliyor biliyor musun? Annesinin keyfi için bana fazladan bağırmadığı günleri destek sayıyor.
— Kayınvaliden?
Elif derin bir nefes aldı.
— O başlı başına ayrı bir mesele. İki yıldır bizimle yaşıyor. Geldiği günden beri bana “gerçek eş” olmayı öğretiyor. Herkesten erken kalkmalıymışım, kahvaltı hazırlamalıymışım, bulaşık yıkamalı, çamaşır yıkamalı, evi silip süpürmeli, gülümseyip susmalıymışım. Çünkü ona göre “kadın yumuşak olurmuş.” Ağzımı açıp itiraz edecek olsam hemen başlıyor: “Biz seni ailemize aldık, geçmişin ortada; annesiz babasız büyümüşsün, ninenin elinde yetişmişsin, biraz şükretmeyi bil.”
Merve fincanını tabağa bıraktı. Sesi yumuşaktı ama sözleri keskin bir açıklık taşıyordu.
— Elif, beni dikkatle dinle. Bunun adı ekonomik ve psikolojik şiddet. Evin asıl yükünü sen taşıyorsun ama seni, herkese borçlu olduğuna inandırmışlar. İki yetişkin insanı sen geçindiriyorsun; onlar ise sana hazır yiyici muamelesi yapıyor. Bu tam bir tersine çevirme. Senin sırtından yaşıyorlar, sonra da seni onların sırtından geçinen biri gibi gösteriyorlar. En acı tarafı ne biliyor musun?
Elif gözlerini kaldırdı.
— Ne?
— Sen hâlâ buna bir yanınla inanıyorsun. Hâlâ onların karşısında kendini savunmaya çalışıyorsun. Hâlâ iyi biri olduğunu kanıtlamak için çırpınıyorsun.
Elif bakışlarını masaya indirdi. Boğazında sert bir düğüm oluştu. Merve haklıydı. Yıllardır açıklama yapıyor, kendini temize çıkarmaya uğraşıyor, sevilmeye layık olduğunu ispat etmeye çalışıyordu.
Tam o sırada telefonu çaldı. Ekranda “Mert” yazıyordu.
— Efendim, — dedi Elif.
Mert’in sesi sert ve buyurgandı.
— Neredesin sen? Hemen eve gel! Annem bir şey buldu. Meğer sen bu aileyi yalanın üstüne kurmuşsun!
Elif’in kaşları çatıldı.
— Ne diyorsun sen?
— Gelince görürsün. Bir de açıklama yapmaya hazırlan.
Elif kısa bir özürle Merve’den ayrıldı ve taksiye bindi. Yol boyunca camdan dışarı baktı; yanından akıp giden apartmanlara, kaldırımlara, duraklarda bekleyen insanlara dalıp gitti. Bu kez ne bulmuş olabileceklerini tahmin etmeye çalıştı. Ama aklına gelenlerin hiçbiri gerçeğe yaklaşmadı.
Eve girdiğinde salon sanki bir mahkeme salonuna dönmüştü. Orta sehpanın üzerine Elif’in kişisel banka dökümleri ve birikim hesabına ait çıktılar serilmişti. Fatma onların başında, yüzü öfkeden çarpılmış hâlde dikiliyordu. Mert koltukta kollarını göğsüne bağlamış, kendini haklı gören birinin kırgın gururuyla karısına bakıyordu.
— İşte gerçek bu! — diye bağırdı Fatma, zafer kazanmış gibi. — İnsanlara kuruş hesabı yapar, bir lokmayı çok görür; ama kendisi beş yüz yirmi beş bin lirayı saklamış! Etek giymiş hain! Biz burada kıt kanaat geçinmeye çalışıyoruz, Mert iş kuracağım diye sinirlerini tüketiyor, hanımefendi kendine mücevher parası biriktiriyor!
Elif’in sesi alçak ama düzgündü.
— O para mücevher için değil. Benim güvence birikimim. İşimi kaybedersem, hastalık olursa, beklenmedik bir masraf çıkarsa diye kenara koydum. Her kuruşunu ben kazandım.
Fatma bir adım yaklaştı.
— Senin mi? Evlilikte her şey ortaktır! Kocandan para kaçırıyorsun! Benim evimde hazır düzenin üstüne oturmuş yaşıyorsunuz…
Cümle ağzından çıkar çıkmaz sustu. Fakat artık geç kalmıştı. Söz, odanın ortasında asılı kaldı.
Elif’in gözleri kısıldı.
— Sizin evinizde mi?
Fatma hemen toparlanmaya çalıştı.
— Bizim ortak evimiz demek istedim. Lafı çarpıtma, akılsız kız! Sen bizi beş para yerine koymuyorsun! Demek biz sana yabancıyız? Elinden ekmek yiyen yük müyüz senin gözünde?
Mert hiçbir şey söylemedi. Ama o suskunluk, bütün cümlelerden daha ağırdı. Elif bakışını ona çevirdi.
— Sen de böyle mi düşünüyorsun? Sizi soyduğumu mu sanıyorsun?
Mert’in çenesi gerildi.
— Benden para sakladığını düşünüyorum. Bu ihanettir, Elif.
O anda Elif’in içinde bir şey çıt diye koptu. Kalbine kadar yayılan buz çatladı; yerini aynı derecede soğuk, fakat bu kez berrak bir öfke aldı. Artık korkmuyordu. Artık kendini aklamaya niyeti yoktu. Artık onların gözünde “iyi” görünmeye çalışmayacaktı.
Sözcükleri tek tek, ağır ağır söyledi:
— Madem ben sizin gözünüzde hazır yiyiciyim, madem sürekli sizden para sızdıran biriyim; o hâlde benim evimde yaşamanızın da bir anlamı kalmadı. Çünkü siz, Fatma Hanım, burada kayıtlı değilsiniz. Sen de Mert, kocam olduğun için burada bulunuyorsun; ama bu daire benim evlilikten önce sahip olduğum kişisel malım. İkinizi de çıkaracağım. Bitti artık.
Salonda öyle keskin bir sessizlik oldu ki mutfaktaki musluktan damlayan suyun sesi duyuldu. Fatma ağzını açtı, kapattı, sonra yeniden açtı.
— Nee? — diye çığlığı bastı. — Sen kimsin de bizi çıkarıyorsun? Öz oğlumu evden kovacaksın, öyle mi? Nankör! Yazıklar olsun sana!
Elif’in üzerine yürüdü, ellerini havada savuruyordu. Mert yerinden fırladı, annesini belinden yakalayıp durdurmaya çalıştı. Odanın içinde bağırış, ağlama, beddua gibi savrulan sözler birbirine karıştı. Elif kıpırdamadan durdu; sanki karşısındaki manzarayı uzaktan izliyordu. Gürültü o kadar büyüdü ki yan dairedeki köpek bile havlamaya başladı.
İlk sarsıntı geçince bağırışların yerini yalvarmalar aldı.
Mert, karısına neredeyse yapışacak kadar yaklaştı. Sesini yumuşatmış, eskiden Elif’i zayıf düşüren o mahrem tona bürünmüştü.
— Elif, affet bizi. Annem fazla ileri gitti. Ben de sinirlendim. Hepsi gerginlikten. Hadi biraz sakinleşelim. Sen iyi bir insansın, bizi affedersin. Seni seviyorum. Hem senin bu huylarınla seni başka kim sever? Yanında olanların kıymetini bil, geç olmadan.
Elif bir adım geri çekilip pencerenin yanına geçti. Bu sırada kimse fark etmeden telefonunu eline aldı ve ses kaydını başlattı. Karar, zihninde bir anda netleşmişti: Onlar onun banka dökümlerine bu kadar kolay ulaşabiliyorsa, bundan sonrası daha da çirkinleşebilirdi. Delile ihtiyacı vardı.
Fatma, bağırmanın işe yaramadığını görünce bambaşka bir role geçti. Kanepeye oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu, yüzüne kederli ve bilge bir ifade yerleştirdi.
— Kızım, anlamaya çalış. Biz seni ailemize kabul ettik. Geçmişini de bildik, buna rağmen kapımızı açtık. Annen yok, baban kim bilir nerede, seni ninen büyütmüş. İnsan biraz vefa gösterir. Bu ev bizim yuvamız; ben buraya emek verdim, gönül koydum. Sen en iyisi o hesaptaki parayı Mert için aile bütçesine aktar. Biz de bu yaptığın akılsızlığı unuturuz. Bizi kapının önüne koyma. Allah da razı olmaz böyle şeyden.
Mert hemen başını salladı.
— Evet, Elif. Vazgeç. Evliliğimizi yıkma. Biz aileyiz. Ailede her şey ortak olur.
Elif önce kocasına, sonra kayınvalidesine baktı. Aile. Ortaklık. Vefa. Ne kadar düzgün, ne kadar masum sözcüklerdi bunlar. İçlerine saklanan anlamlar ise çürümüştü.
— Yani huzur bozulmasın diye beş yüz yirmi beş bin lirayı size vereceğim ve bir de özür dileyeceğim, öyle mi?
— Bize değil, aileye vereceksin, anlamıyor musun? — Fatma öne doğru eğildi. Tam o anda Elif’in elindeki telefonu fark etti. Yüzündeki ifade dondu. — Bir de şu kayıt işlerini bırak! Yoksa bizi de mi kaydediyorsun?
Fatma’nın yüzü önce bembeyaz kesildi, ardından öfkeyle al al oldu. Elif sakince telefonu orta sehpanın üzerine, ekranı yukarı bakacak şekilde bıraktı. Kayıt hâlâ sürüyordu.
— Eşyalarınızı toplayıp bu evden çıkmanız için size bir hafta veriyorum.
