Artık bütün görüşmeler avukat aracılığıyla yapılacaktı. Üstelik Fatma, bir kez daha onun özel eşyalarını karıştırmaya kalkarsa Elif doğrudan hırsızlık şikâyetinde bulunacağını da söyledi. Çünkü banka dökümleri kişisel bilgiydi, kimsenin elini sürebileceği kâğıtlar değildi. Her şey kayıt altındaydı; Fatma’nın hayatını zehir edeceğine dair savurduğu tehdit de dâhil.
O gece Elif balkona çıktı. Şehir aşağıda karanlığa gömülmüş, sarı ışıklı pencereler tek tek yanıyor, uzaktan geçen araçların uğultusu ince bir çizgi gibi geceye karışıyordu. Eski bir battaniyeyi omuzlarına sarıp uzun süre kıpırdamadan durdu. Gözleri, altı ay önce hazırlayıp kilerin en arkasına sakladığı valize takıldı. O valiz bir kaçış valiziydi. İçinde evrakları, bir miktar parası ve iki takım çamaşırı vardı. O zamanlar, dayanamayacağı bir günün gelip çatacağını, bir gece yarısı kimseye görünmeden bu evden kaçacağını sanmıştı.
Ama şimdi anlıyordu: Kaçmasına gerek yoktu. Gitmesi gereken kişi o değildi. Kalacak, direnecek ve hakkını alacaktı.
İçeri döndü. Yatak odasında dizüstü bilgisayarını açıp tanıdığı bir avukata uzun bir e-posta yazdı. Yirmi dakika geçmeden cevap geldi:
“Tapu belgelerini ve tehdit kayıtlarını gönderin. Hukuken malik olmayan kişilerin evden çıkarılmasını talep edebilirsiniz. Kayınvalidenizin mülkiyet hakkı yok. Eşinizin de yalnızca ikamet kaydı var. Kayınvalidenizin tehditleri ve eşinizin buna göz yumması dikkate alındığında eliniz güçlü görünüyor.”
Böylece yeni hafta başladı. Sessiz ama zehir gibi ağır bir hafta.
Fatma ile Mert, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmaya koyuldular. O korkunç kavga hiç olmamış, sözler havaya karışıp yok olmuş gibiydi. Sabahları masada kahvaltı hazır duruyor, eşyalar muntazam katlanıyor, evde alışılmadık bir temizlik hüküm sürüyordu. Fatma artık açıktan laf sokmuyordu; bunun yerine Elif’in yanında aile fedakârlığını anlatan eski programları açıyor, sesini özellikle yükselterek oğluna yorum yapıyordu.
— Bak Mert, gerçek kadın dediğin böyle olur. Kocasını başının tacı etmiş, kendini hiçe saymış, bütün ömrünü yuvasına vermiş. Sonunda da saygı görmüş. Şimdikiler öyle mi? Adamı kapının önüne koymak için fırsat kolluyorlar. Allah affetsin, bencillikten başka bir şey değil.
Mert de başını sallıyor, arada göz ucuyla karısına bakıyordu. Elif kulaklığını takıyor, onları duymamayı seçiyordu. Bu da yeni bir yöntemdi, biliyordu. Korkutmayı denemişlerdi, olmamıştı. Tatlı dille yumuşatmaya çalışmışlar, o da tutmamıştı. Şimdi de onu sessiz, sinsi, sürekli bir baskıyla yıpratmaya uğraşıyorlardı.
Avukat bu sırada dava dilekçesinin taslağını göndermişti. Ortak yaşamın çekilmez hâle gelmesi nedeniyle eşin evden çıkarılması talep edilecek, ekine de ses kayıtları konulacaktı. Fatma için ayrıca bir işlem bile gerekmiyordu; çünkü o ev üzerinde hiçbir hakkı yoktu. Belirlenen gün geldiğinde polisi çağırmak yeterli olacaktı.
Beşinci gün Elif işten her zamankinden erken çıktı. Toplantı iptal edilmişti; normalde akşam sekizde eve dönerken o gün saat dörtte kapıdaydı. Antrede ayakkabılarını çıkardı, halının üzerinde neredeyse ses çıkarmadan ilerledi. Salon kapısı kapalıydı. İçeriden kısık ama net konuşmalar geliyordu. Elif olduğu yerde dondu.
— Safsın sen, saf, — diye tıslıyordu Fatma. — Mahkemeyle seni kapının önüne koyacak, biz de ortada kalacağız. Akıllı davranmak lazım.
— Ne yapmamı istiyorsun? — Mert’in sesi yorgun ve isteksizdi.
— Şimdilik geri adım atacaksın. Kulağına sevgi sözleri fısıldayacaksın. Barıştığını sanacak. Hamile kalmasını sağla. Çocuk doğunca mecburen doğum iznine ayrılır, zayıf düşer, yumuşar. Kucağında bebekle hiçbir yere gidemez. Sonra çocuk koruma birimleriyle korkuturuz onu. “Annesi dengesiz, bize vuruyor, çocuğa bakamaz,” deriz. Boşanma sırasında da evin paylaşımını çocuğu öne sürerek zorlarız, pay çıkarırız. Sonra beni de babaanne olarak ikamet ettirmek kolay olur. Anahtarları kendi eliyle verir bize.
Elif’in nefesi kesildi. Kalbi bir an boğazına fırlamış gibi oldu, sonra ağır bir taş gibi midesine indi. Bunu duymuştu. Kendi kulaklarıyla duymuştu. Bu, öfkeyle söylenmiş dağınık laflar değildi; soğukkanlı, hesaplı, onun hayatını paramparça etmeye yönelik bir plandı.
— Anne, bu biraz fazla acımasız değil mi? — dedi Mert güçsüzce. — Sonuçta benim karım.
— Sokakta mı kalmak istiyorsun? O bizi insan yerine koymuyor. Bedelini ödesin. Şunu da unutma: Böyle bir mücadelede elindeki her imkân kullanılır.
Elif parmak uçlarına basa basa kapıdan uzaklaştı. Yatak odasına süzüldü, arkasından kapıyı sessizce kapattı. Bütün bedeni titriyordu. Yatağın kenarına oturdu, telefonunu kaptı, kamerayı açtı. Sonra toplantıları kaydetmek için kullandığı ses kayıt uygulamasının ayarlarına girdi; uygulama arka planda da kayıt alabiliyordu. Telefonu yatak odasında bıraktı. Derin bir nefes aldı ve tekrar koridora çıktı. Bu kez giriş kapısını özellikle yüksek sesle kapattı.
— Geldim!
Salondaki konuşmalar bir anda kesildi. Bir dakika sonra kapı açıldı; Fatma yüzünde şeker gibi bir tebessümle dışarı çıktı.
— Elifciğim, seni bu saatte beklemiyorduk. Ne güzel, erken gelmişsin. Ben de tam akşam yemeğini hazırlayacaktım. Hadi bizimle otur, bir çay içeriz.
Elif o gülümsemeye baktı. Yumuşak gözlerin ardında saklanan hesabı artık bütün çıplaklığıyla görüyordu. O da aynı sakinlikle karşılık verdi.
— Teşekkür ederim Fatma Hanım. Memnuniyetle.
Gece Mert salondaki kanepede uyuyakaldığında — artık orada yatıyordu — Elif yatak odasından telefonunu aldı. Kayıt uzun sürmüştü; neredeyse bir buçuk saatlik ses vardı. Aradığı bölümü buldu, bir kez dinledi. Sonra bir daha, sonra bir daha. Sesleri başka bir belleğe aktardı, çevrim içi depolama alanına yükledi, yedek bir belleğe daha kopyaladı. Artık elinde bir koz vardı. Hem de inkâr edilemeyecek kadar güçlü bir koz.
Haftanın son günü gri ve sıradan başladı. Pencerenin dışında ince bir yağmur çiseliyor, alçak bulutlar göğü kurşun rengine boyuyordu. Elif saat yedide uyandı. Kahvesini içti, işe gider gibi giyindi: sade ve ciddi bir takım, sıkıca toplanmış saçlar, neredeyse yok denecek kadar az makyaj. Bugün her şeyin sonuçlanacağını biliyordu. Bu yüzden en ufak bir dağınıklık göstermek istemedi.
Mert hâlâ uyuyordu. Mutfaktan gözleme kokusu geliyordu; Fatma kahvaltı hazırlıyor, alçak sesle bir ilahi mırıldanıyordu. Dışarıdan bakıldığında huzurlu, sıcak bir aile sabahı gibiydi. Oysa burası artık bir yuva değil, cephesi belli olmayan bir savaş alanıydı.
Öğleye doğru Fatma’nın destek kuvveti geldi. Kayınvalidenin ablası Saadet teyze, eve sanki başkasının düzenini düzeltmeye ant içmiş bir komutan gibi girdi. İri yapılı, gür sesli, kendinden emin bir kadındı. Kapıyı Elif açtı ve daha selam vermeye fırsat bulamadan üzerine suçlama yağmuru boşaldı.
— Sen nasıl bir insansın kızım? Kocanın anasını sokağa mı atacaksın? Yaşlı kadına bu yapılır mı? Ben Fatma’yla çocukluğumdan beri yan yanayım, onu kimseye ezdirmem! Vicdanın yok mu senin?
Mert ise karısını sahte bir barış gösterisiyle karşıladı. Elinde en yakın çiçekçiden alınmış, solgun üç karanfil vardı. Elif’in yanağından öpmeye kalktı, ama Elif başını geri çekti.
— Elif, inat etmeyi bırak, — diye fısıldadı Mert. — Bu savaşı uzatmanın anlamı yok. Her şey tatlıya bağlansın. Bak, şahitlerin yanında konuşuyoruz. Annem çabuk parlar ama kin tutmaz. Ben konuştum, unutmaya hazır. Sen de unut, parayı tekrar aileye kat.
— Aileye, öyle mi? — diye tekrarladı Elif ve salona geçti.
Fatma orada çoktan “mazlum kadın” rolüne bürünmüş hâlde oturuyordu. Gözleri kızarmış, elinde mendil, dudakları acıyla büzülmüş gibiydi.
— Ne yapalım Saadet, bunu da atlatırız, — dedi titrek bir sesle. — Allah görüyor. Biz huzurla çıkar gideriz, eğer onun vicdanı buna el verirse tabii.
Saadet teyze ellerini beline koyup Elif’e döndü.
— Evet? Ne diyeceksin şimdi, utanmaz kız?
Elif ne sesini yükseltti ne de bakışını kaçırdı. Toplantı odasında bir sunum yapar gibi tane tane konuştu.
— Fatma Hanım, Mert… Size son kez barışçıl bir teklif sunuyorum. Üstelik tanıkların önünde. Bana iftira attığınızı kabul edin ve yarına kadar bu evden kavgasız, gürültüsüz çıkacağınıza söz verin. Bunu yaparsanız hakkınızda şikâyette bulunmayacağım.
Fatma ellerini teatral bir hareketle havaya kaldırdı.
— Duydunuz mu? Beni tehdit ediyor! Şikâyet edecekmiş! Neymiş suçumuz? Biz ona baktık, yedirdik, içirdik. Kendi parasını da sanki evde asalak gibi sakladı, aileden esirgedi…
— Bunu siz istediniz, — diye sözünü kesti Elif.
Telefonunu çıkardı, uygulamayı açtı ve ekrana dokundu. Cihaz, televizyona kablosuz olarak bağlandı. Büyük ekranda bir ses dosyasının simgesi belirdi.
Saadet teyzenin yüzü gerildi.
— Bu da ne şimdi?
— Dinleyin, — dedi Elif. — Hepiniz dinleyin.
Bir anda salonu Fatma’nın sesi doldurdu. Aynı hışırtılı, sinsice yumuşatılmış ses.
“…Hamile kalmasını sağla. Çocuk doğunca mecburen doğum iznine ayrılır, zayıf düşer, yumuşar. Kucağında bebekle hiçbir yere gidemez. Sonra çocuk koruma birimleriyle korkuturuz onu. ‘Annesi dengesiz, bize vuruyor, çocuğa bakamaz,’ deriz. Boşanma sırasında da evin paylaşımını çocuğu öne sürerek zorlarız, pay çıkarırız. Sonra beni de babaanne olarak ikamet ettirmek kolay olur. Anahtarları kendi eliyle verir bize.”
Odaya inen sessizlik, ağır bir darbe gibi herkesin üzerine çöktü. Saadet teyzenin elindeki çay bardağı parmaklarının arasından kaydı, parkede keskin bir sesle tuzla buz oldu. Fatma ağzı aralık kalmış hâlde kaskatı kesildi; sanki alçıdan yapılmış bir heykele dönüşmüştü. Mert’in yüzü önce bembeyaz oldu, ardından yanaklarına kırmızı lekeler yayıldı.
— Bu sözler bağlamından koparılmış! — diye bağırdı. — Ben söylemedim! Ben sustum sadece! Kabul etmiş değilim!
— Ama karşı da çıkmadın, — diye düzeltti Elif.
