“On iki kişi, Mehmet!” diye hırıltılı bir fısıltıyla söyledi, öfkeyle ve çaresizlikle eşine tepki gösterdi

Hikâyeler
Bu bencillik kabul edilemez, yaralayıcı ve utanç verici.

— Mehmet, kapat şu telefonu, — havluyu kaptığım gibi masanın üstüne fırlattım. — Hemen kapat ve bana bunun kötü bir şaka olduğunu söyle.

Mehmet, telefonu kulağına bastırmış, şaşkın şaşkın göz kırptı. Ekranda annesinin adı yanıyordu.

— Anne, bir saniye bekle, — diye homurdandı, sonra bakışını bana çevirdi. — Ayşe, niye böyle parladın? Çoktan yola çıkmışlar. İki saate burada olurlar.

— On iki kişi, Mehmet! — Sesim, yan odada daha yeni uykuya dalmış yedi aylık kızımız uyanmasın diye ince, hırıltılı bir fısıltıya dönüştü. — Annenle baban, kız kardeşin, enişten, üç çocukları, amcan Ali ve eşi… Yani hepsi yola çıktı, öyle mi? Peki bana sormak kimsenin aklına gelmedi mi?

— Abartma Allah aşkına, benim ailem bu, — dedi Mehmet, elini umursamazca sallayıp yeniden telefona döndü. — Tamam anne, sorun yok. Bekliyoruz. Evet, Ayşe bir şeyler ayarlar. Hadi dikkatli gelin.

Görüşmeyi bitirdi ve hiçbir şey olmamış gibi buzdolabına yöneldi.

— Mehmet, dolap bomboş! — Kırgınlıktan ve çaresizlikten boğazım düğümlenmişti, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. — İçeride üç yumurta, yarım paket de kefir var. Akşam sipariş veririm diye düşünmüştüm. Ben şimdi koca kalabalığa ne pişireceğim?

— Ayşe, başlama yine, — diye yüzünü buruşturdu; dolaptan bir şişe maden suyu aldı. — Zaten evdesin, izindesin, bütün gün ne yapıyorsun? Benim akrabalarıma bir sofra kurmak bu kadar mı zor? Köşedeki markete inersin. Patates haşla, tavuk at fırına. Kadınlar hep yapar böyle şeyleri. Benim annem ömrü boyunca otuz kişiye yemek hazırladı, bir kere de şikâyet etmedi.

— Senin annen, diş çıkaran ve üç gecedir yirmi dakikadan fazla uyumayan bir bebeğe bakmıyordu! — Bir adımda yanına kadar gittim; içimde ağır, karanlık bir öfkenin kabardığını hissediyordum. — Bu hafta toplamda on iki saat uyuyabildim ben. Ne patatesinden söz ediyorsun, ne tavuğundan?

— Aman, yeter, büyütme, — dedi Mehmet, saate bakarak iç çekti. — Elif uyuyor mu? Uyuyor. Demek ki vaktin var. Ben çalışıp para kazanıyorum, Ayşe. İşten yorgun geliyorum. Senden beklenen tek şey biraz misafirperverlik. Bunlar benim yakınlarım, altı aydır görmedim. Senin krizlerin yüzünden onların karşısında mahcup mu olayım?

— Yani benim ne hissettiğim hiç umurunda değil, öyle mi? — Dört yıldır aynı evi paylaştığım adama baktım; sanki karşımda tanımadığım biri duruyordu. — Ben iyi değilim, Mehmet. Gerçekten tükenmiş durumdayım.

— Senin derdin işsizlikten sıkılmak, o yüzden yoktan mesele çıkarıyorsun, — diye kestirip attı ve odadan çıkmaya yöneldi. — Ben duşa giriyorum. Annemler gelene kadar sakinleşmiş olursun umarım.

Banyonun kapısı sertçe kapandı; hemen ardından su sesi duyuldu. Ben koridorun ortasında öylece kaldım. Kalbim boğazımda atıyor gibiydi. Tam o anda yatak odasından ince, keskin bir ağlama yükseldi. Elif uyanmıştı. Topu topu on beş dakika uyuyabilmişti.

Sonraki iki saat tam bir kâbusa döndü. Bir kolumda kızımı sallıyor, diğer elimle çekmecede bulduğum birkaç parça sebzeyi doğramaya çalışıyordum. Markete gitmem mümkün olmadı; Elif beni bir adım bile bırakmıyor, ağlıyor, sürekli kucak ve süt istiyordu. Mehmet ise banyodan tertemiz, dinlenmiş bir hâlde çıktı; bilgisayarın başına geçti ve kendi işlerine gömüldü. “Biraz çocuğu tutar mısın?” diye her seslenişimde elini sallayıp geçiştirdi: “O seni istiyor, bende daha çok bağırıyor.”

Saat tam dörtte kapı zili çaldı. Hem yüksek, hem ısrarcı, sanki aynı anda birkaç kişi düğmeye basıyordu.

Antre bir anda gürültüyle, kahkahalarla, dışarıdan gelen nem kokusuyla ve yabancı parfümlerin ağır havasıyla doldu. Kayınvalidem Fatma, daha eşikten içeri girer girmez beni omzuyla yana itti ve gür sesiyle bağırdı:

— Mehmetçiğim! Oğlum! Hadi bakalım, misafirlerini karşıla!

Arkasından diğerleri de eve doluştu. Mehmet’in kız kardeşinin üç çocuğu, ayakkabılarını çıkarmaya çalışırken montlarını doğrudan yere fırlattı. Mehmet’in amcası Ali, kalın botlarıyla içeri girdi; iri yapılıydı ve yüksek sesle öksürdü.

— Ay, burası niye böyle sessiz? — Fatma mutfağa doğru uzandı, içeriyi şöyle bir süzdü. — Ayşe, sofralar nerede? Yoksa bizi beklemiyor muydunuz? Mehmet senin evde olduğunu, hazırlık yaptığını söylemişti.

Şükrüye'nin Penceresinden