— Nankör, hayırsız şey! — Fatma elindeki fincanı öyle bir hışımla yere çarptı ki, parçaları mutfağın dört bir yanına savruldu. — Bir sus artık! Emir vereceksen git kendi köyünde ver. Bu evin sahibi biziz, başkası değil!
Elif mutfağın ortasında, üstünde nemli sabahlığıyla kalakalmıştı. Saçları darmadağınıktı, parmakları titriyordu. Az önce kayınvalidesine, bugün kışlık domatesle uğraşamayacağını anlatmaya çalışmıştı. Ateşi vardı, başı zonkluyordu; üstüne bir de bu bağırış çağırış eklenmişti.
— Fatma, söylüyorum ya, hastayım. Yarın yaparım, söz veriyorum…
— Yarınmış! — Fatma’nın sesi incelip çığlığa dönüştü. — Domatesler yarına kalırsa bozulacak! Yoksa ben üç kasa domatesi keyfimden mi aldım sanıyorsun?
Emre masanın başında oturuyor, gözlerini telefonuna dikmiş, sanki olan biteni duymuyormuş gibi davranıyordu. Annesi fincanı yere fırlattığında bile başını kaldırmamıştı. Korkak adam. Üç yıllık evlilikleri boyunca karısını annesinin saldırılarından korumayı bir türlü öğrenememişti.

— Emre, — Elif kocasına döndü; sesinde son bir umut kırıntısı vardı, — lütfen bir şey söyle…
— Kocanı kadın kavgalarına karıştırma! — diye araya girdi Fatma. — Hem sen kime neyin hesabını soruyorsun? Benim evimde oturuyorsun, benim soframdan yiyorsun, bir de hak iddia ediyorsun!
İşte o an Elif’in sabrı taştı. Yüzüne sıcaklık bastı, şakakları daha da hızlı atmaya başladı.
— Sizin eviniz mi? Bu dairenin yarısını biz satın aldık! Kredisini hâlâ ödüyoruz!
Fatma’nın yüzü ekşidi; sanki ağzına koca bir limon almış gibi dudaklarını büktü.
— Satın aldınız demek! Kim aldı acaba? Benim oğlum çalışıyor. Sen ne yapıyorsun? Ofiste oturup vakit öldürüyorsun, tembelin tekisin!
— Anne, yeter artık, — dedi Emre nihayet. Ama sesi öyle zayıftı ki, bu söz destek olmaktan çok uzak kalmıştı.
— Yetmez! — Fatma oğluna döndü. — Eve nasıl bir yılan soktuğunun farkında mısın? Ben seni otuz yıl tek başıma büyüttüm, sırtımda taşıdım. Bu geldi, daha gelir gelmez evin hanımı kesildi!
Duvarın öbür tarafından komşu kadınların mırıltıları duyuldu. Elif, Merve’nin çoktan kulağını kapıya dayadığından emindi; sonra apartmanda başkalarının kavgasını ballandıra ballandıra anlatmaya bayılırdı.
Elif’in midesi bulandı. Bunun ateşten mi, yoksa yaşanan bu rezaletten mi kaynaklandığını anlayamadı.
— Biliyor musunuz, — dedi buzdolabına yaslanarak, — domateslerinizi kendiniz hazırlayın. Ben gidip biraz yatacağım.
— Bana sırtını dönmeye kalkma, nankör! — diye bağırdı Fatma ve masanın üstündeki kesme tahtasına uzandı.
Tam o sırada kapı zili çaldı. Keskin, ısrarcı bir sesti.
Üçü de oldukları yerde donup kaldılar. Zil bir kez daha çaldı.
— Amca Murat, — diye mırıldandı Emre, saate bakarak. — Yazlık meselesi için uğramasını istemiştim…
Fatma bir anda yüzüne başka bir ifade yerleştirdi. Gergin çizgilerini toparladı, dağılmış saçlarını eliyle düzeltti.
— Emre, kapıyı aç. Sen de, — Elif’e öfkeyle baktı, — kendine çeki düzen ver. İnsanların yanında ailemizi küçük düşürme.
Elif cevap vermek üzereydi ki, kapıda Amca Murat göründü. Rahmetli kayınpederinin kardeşiydi; yaşı ilerlemiş olsa da hâlâ dinç duran, gözlerinde kurnaz bir ışık taşıyan, başkalarının işine burnunu sokmayı alışkanlık hâline getirmiş bir adamdı.
— Vay, burada fırtına kopmuş galiba! — dedi, yere saçılmış fincan kırıklarına göz gezdirerek. — Ev işleri böyle mi çözülüyor?
Fatma zoraki bir gülümseme takındı.
— Yok canım, ufak tefek şeyler. Gel Murat, otur da bir çay içelim.
Ama Amca Murat hiçbir şey görmemiş gibi davranacak birine benzemiyordu. İçeri girdi, masaya oturdu ve ağlamaktan yüzü kızarmış Elif’e dikkatle baktı.
— Peki, anlatın bakalım, ne oldu burada? Sesiniz duvarın öbür tarafından bile duyuluyordu.
Elif o an anladı; asıl mesele şimdi başlayacaktı.
— Önemli bir şey yok, — diye aceleyle söze girdi Fatma, çaydanlığa yönelerek. — Elif biraz rahatsızlanmış, ama evin işi de beklemiyor işte.
— Rahatsızlanmış mı? — Amca Murat kuşkuyla kaşlarını kaldırdı. — Peki bu kadar bağırış neyin nesiydi? Ben yangın çıktı sandım.
Elif’in yanakları alev gibi yandı. Bu kirli sahneye dışarıdan birinin tanık olması ona çok utanç veriyordu. Ama artık susacak gücü de kalmamıştı.
— Amca Murat, — dedi, onun karşısındaki sandalyeye oturarak, — ateşim otuz sekiz. Sadece konserveyi yarına bırakalım dedim…
— Bunda büyütülecek ne var? — Amca Murat omuz silkti.
Fatma neredeyse çaydanlığı elinden düşürecekti.
— Murat! Sen benim nasıl titiz bir kadın olduğumu bilirsin. Benim evimde her şeyin zamanı bellidir, düzeni bellidir. Ama burada…
— Burada gelinin hastalanmış, — diye sözünü kesti Amca Murat. — Sonra ne olmuş? Dünya mı yıkılacak?
Emre sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı. Kavga başladığından beri ilk defa gerçekten rahatsız görünüyordu.
— Amca, annem sadece telaşlandı…
— Telaşlandı, öyle mi? — Amca Murat cebinden sigarasını çıkardı, izin istemeden yaktı. — Bana sorarsan telaşlanmıyor, ortalığı birbirine katıyor.
Fatma elinde fincanla donup kaldı. Böyle bir karşılık beklemediği her hâlinden belliydi.
— Ne demek istiyorsun Murat?
— Şunu demek istiyorum: Pazarda kavga çıkaran biri gibi davranıyorsun. — Bir nefes çekti, dumanı ağır ağır bıraktı. — Ateşler içinde duran kıza üç kasa domates yüzünden bağırıyorsun.
— Üç kasa domates yüzünden mi? — Fatma’nın sesi yeniden yükselmeye başladı. — Ben bütün gün pazarda ayakta bekledim, tek tek seçtim onları!
— E seçtinse seçtin. Yarın da gün var.
Elif, Amca Murat’a şaşkınlıkla bakakaldı. Fatma’yla bugüne kadar kimse böyle konuşmaya cesaret edememişti. Öz oğlu bile onun karşısında kendini küçültürdü.
