Amca Murat ise hiç aldırmadan külünü önündeki küçük tabağa silkeledi; sesi ne yükseldi ne de titredi.
— Fatma, — dedi, gözlerini ondan ayırmadan. — Senin artık kendi hayatına bakma vaktin gelmedi mi? Herkesin düzenine karışıp duruyorsun.
Fatma’nın soluğu boğazında düğümlendi.
— Herkesin düzeni mi? — diye çıkıştı. — O benim oğlum! Burası da benim evim!
— Oğlun çocuk değil artık. Koca adam oldu. Eşini seçmiş, yuvasını kurmuş. Ama sen hâlâ ipleri elinde tutup onu kukla gibi oynatmaya çalışıyorsun.
Tam o sırada antre tarafından çekingen bir tıkırtı duyuldu. Ardından bir kadın sesi geldi:
— Girebilir miyim? Ben Merve…
Amca Murat elini umursamazca salladı.
— Gel, gel. Tam zamanında geldin. Bir şahit de lazım zaten.
Merve başını mutfak kapısından uzattı. Önce dağınıklığa, sonra yüzleri asılmış insanlara baktı; mutfak sanki aile meclisine değil de küçük bir fırtınanın ortasına dönmüştü.
— Ay, rahatsız etmeyeyim? — dedi mahcupça.
Fatma hemen homurdandı:
— Sen zaten yeterince rahatsız ediyorsun. Kulağın hep duvarda, bir gün yerinden çıkmayacak diye korkuyorum.
Merve’nin yüzü alındığını belli edercesine gerildi.
— Ben ne yapayım, duvarlar inceyse? Siz bağırınca bütün apartman duyuyor.
Amca Murat’ın kaşları hafifçe kalktı.
— Bütün apartman mı duyuyor?
Merve, lafın kendisine açıldığını görünce cesaretlendi.
— Elbette duyuyor. Ayşe teyze, aşağı katta oturuyor ya, o bile “Bu evde her gün ayrı bir kıyamet kopuyor,” diyor. Bir gün Fatma Hanım bağırıyor, bir gün tabak çanak sesi geliyor…
— Merve! — Fatma yerinden fırlayacak gibi oldu. — Sen buraya mahalle dedikodusu taşımaya mı geldin?
Merve bu kez geri adım atmadı. Ellerini beline koydu, çenesini kaldırdı.
— Dedikodu mu? Herkesin duyduğunu söylemek dedikoduysa bilemem. Belki de biraz düşünmek gerekir; neden komşular hep bu evden şikâyet ediyor?
Emre’nin yüzündeki kan çekildi. Elif iki elini yüzüne kapattı. Evin içindeki kavgaların yabancıların diline düşmesi ona ağır geliyordu; utanmaktan yerin dibine geçecek gibiydi.
Amca Murat bir süre sessizce onları izledi. Sigarasından son bir nefes aldı, dumanı ağır ağır bıraktı. Sonra beklenmedik biçimde dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi.
— Fatma, — dedi alçak ama kesin bir sesle. — Galiba seninle ciddi bir konuşma yapmamız gerekiyor. Hem de kalabalık olmadan.
Fatma şüpheyle baktı.
— Ne konuşacakmışız?
— Senin bundan sonrasını. — Murat sandalyeden doğruldu. — Emre, eşini odaya götür. Dinlensin, ateşi var. Merve, sen de evine geç. Fatma’yla ben baş başa kalacağız.
Merve itiraz edecek gibi oldu.
— Ama ben sadece…
— Eve dedim.
Amca Murat’ın sesindeki kararlılık öyle keskindi ki Merve daha fazla oyalanamadı. Bir şey söylemeden çekilip gitti. Emre de Elif’in koluna girerek onu mutfaktan çıkardı.
Fatma ise kayınbiraderiyle yalnız kalınca içini kötü bir his kapladı. Az sonra duymak istemediği sözlerin söyleneceğini sezmişti.
Murat sandalyeyi işaret etti.
— Otur. Bir de şu mağdur yüzünü bırak. İki yetişkin insan gibi konuşacağız.
Fatma oturdu ama bedeni yay gibi gergindi. En küçük sözde ayağa kalkıp karşılık vermeye hazır duruyordu.
Amca Murat bir süre onu süzdü. Sonra ağır ağır konuşmaya başladı:
— Dinle beni, Fatma. Hasan, Allah rahmet eylesin, ölmeden önce ailesine göz kulak olmamı istemişti. Ben de söz verdim. Ama senin yaptığın aileyi korumak değil. Bu evin hâlini görmüyor musun? Yuva olmaktan çıkmış, kavga yerine dönmüş.
— Ben oğlumu koruyorum!
— Kimden koruyorsun? Karısından mı? — Murat başını iki yana salladı. — Elif kötü bir kız değil. Çalışkan, terbiyeli, elinden geleni yapan biri. Sen neyin hıncını ondan çıkarıyorsun?
Fatma dudak büktü.
— İyiymiş! Beni kendi evimden soğutmak istiyor. Adım adım beni dışarı atacak.
— Saçmalıyorsun. O yalnızca kocasıyla huzurlu bir hayat yaşamak istiyor. Sen ise ikisine de nefes alacak alan bırakmıyorsun.
Fatma birden ayağa kalktı, mutfakta gidip gelmeye başladı.
— Murat, sen anlamıyorsun! Emre benim her şeyim. Ben bütün ömrümü ona adadım!
— İşte mesele de bu ya, — dedi Murat sertçe. — Sen hayatını onun omuzlarına yüklemişsin. Şimdi de kalkmış, “Benim yerime sen yaşa,” diyorsun.
Bu söz Fatma’nın en zayıf yerine dokundu. Bir anda durdu. Gözleri doldu; öfkesiyle kırgınlığı birbirine karıştı.
— Peki ben ne yapayım? — diye fısıldadı. — Elli sekiz yaşındayım. Yalnızım…
— Yalnız kalmayı sen seçtin, — dedi Murat, acımadan ama bağırmadan. — Hasan’dan sonra sana talip olanlar oldu, hatırlıyorum. Kapına gelen iyi insanlar vardı. Hepsini geri çevirdin. “Oğlumun üvey babaya ihtiyacı yok,” dedin.
— Doğru dedim!
— Doğru mu? Bak şimdi. O çocuk büyüdü, evlendi, kendi hayatına başladı. Sen ne yapıyorsun? Oturup dünyaya kin kusuyorsun.
Fatma hıçkırığını tutamadı. Ama Murat onu teselli etmeye niyetli değildi; bu konuşmanın yarım kalırsa hiçbir işe yaramayacağını biliyordu.
— Okumuş yazmış kadınsın. Elin ayağın tutuyor. İsteseydin çalışırdın, çevre edinirdin, kendi düzenini kurardın. Belki de yeniden mutlu olmanın bir yolunu bulurdun. Ama sen kolay olanı seçtin: Oğluna yapıştın ve onun kurduğu yuvanın içine zehir damlattın.
Fatma’nın sesi kısıldı.
— Çok acımasızsın…
— Hayır, sadece gerçeği söylüyorum. Bir şeyi daha bil: Böyle devam edersen gün gelecek yapayalnız kalacaksın. Emre de insan. Bir yere kadar dayanır. Sonunda karısını alır, gider. O zaman bu evde tek başına ne yapacaksın? Duvarlarla mı kavga edeceksin?
Mutfakta ağır bir sessizlik çöktü. Fatma kollarını göğsünde kavuşturmuş, başını öne eğmişti. Gözyaşları yanaklarından sessizce süzülüyordu.
Yan odada ise Emre, Elif’i yatağa yatırmaya çalışıyordu.
— Uzan hayatım, — dedi yumuşak bir sesle. — Ateşin düşsün biraz. Dinlenmen lazım.
Elif itiraz etmeden yattı ama elini Emre’nin elinden çekmedi. Parmakları titriyordu.
— Emre, ben artık böyle yaşayamıyorum, — dedi boğuk bir sesle. — Her gün kavga, her gün suçlu ben… Ne yapsam yanlış, ne söylesem kabahat.
Emre onun saçlarını okşadı.
— Biraz daha sabret. Yakında ayrı eve çıkacağız.
Elif gözlerini ona çevirdi. Bakışlarında yorgunluk kadar kırgınlık da vardı.
— Yakında dediğin ne zaman? Bir yıldır aynı şeyi söylüyoruz. Ama hâlâ buradayız.
Emre derin bir iç çekti. O da bu hayatın sürdürülemeyeceğini biliyordu. Fakat annesi onun gözünde dokunulmaz biriydi. Onu tek başına bırakma fikri içini kemiriyordu.
Elif, onun yüzündeki kararsızlığı görünce daha sakin ama daha kararlı konuştu:
— Biliyor musun, Amca Murat haklı. Annen güçsüz, çaresiz bir ihtiyar değil. O çok güçlü bir kadın. Sadece yıllarca herkesi yönetmeye alışmış.
— Elif, lütfen…
— Hayır, bunu konuşmamız gerekiyor. Eğer dur demezsek bizi bitirecek. Kendine bak Emre; annenin yanında fazladan bir kelime söylemekten bile korkuyorsun.
Emre başını eğdi. İçinin en derininde karısının doğru söylediğini biliyordu. Fakat bunu kabul etmek ona annesine ihanet ediyormuş gibi geliyordu. O yükün altından nasıl kalkacağını bilmiyordu.
Mutfak tarafından bastırılmış sesler gelmeye devam ediyordu. Amca Murat, Fatma’nın yıllardır kimsenin dokunmaya cesaret edemediği yaralarına tek tek parmak basmayı sürdürüyordu.
