— Sen ne yaptığının farkında mısın, Elif? — Emine’nin sesi öfkeden titriyordu.
Elif, market poşetlerini antredeki yere yavaşça bıraktı. Kayınvalidesi koridorun ortasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sanki karşısında sorguya çekilecek bir suçlu varmış gibi dikiliyordu. Hemen yanında da oğlu Mert, yani Elif’in kocası, suç işlemişçesine mahcup bir yüzle ayaklarını sürüyordu.
— Tam olarak ne yapmışım? — diye sordu Elif yorgun bir sesle, montunu çıkarırken.
— Ev almışsın! Hem de bize tek kelime etmeden! — Emine bunu, Elif büyük bir felakete sebep olmuş gibi söylüyordu.
— O ev benim. Kendi paramla aldım.

— Ne demek kendi paran? Siz karı kocasınız, ailesiniz! Her şey ortak olmalıydı. Sen ise gizli gizli biriktirmiş, şehrin ucunda küçücük bir daire satın almışsın!
Elif göz kapaklarını indirdi. Kayınvalidesi her gelişinde olduğu gibi, başındaki zonklama yeniden şiddetleniyordu.
— Emine, babaannemden kalan evi sattım. O para bana aitti. Nasıl kullanacağıma karar verme hakkım vardı.
— Ama biz bir aileyiz! — diye üsteledi Emine. — Mert’in arabaya ihtiyacı vardı. Aslı’nın odası yenilenecekti. Benim buzdolabım bozulmak üzereydi. Sen kalkıp hepsini kendine harcamışsın!
— Ben bir yuva aldım. Kendim ve kızım için.
Kayınvalidesi, sanki suratına tokat yemiş gibi irkildi.
— Kendin ve Zeynep için mi? Peki Mert ne oluyor? O aileden değil mi?
Elif bakışlarını kocasına çevirdi. Mert, her zamanki gibi yere bakıyor, tek kelime etmiyordu.
— Buna Mert cevap versin, — dedi Elif alçak bir sesle. — O beni ailesi olarak görüyor mu?
Sekiz yıl önce Elif Kaya, Mert Yılmaz’la evlenmişti. Elif yirmi altı yaşındaydı, Mert ise yirmi sekiz. Mert bir ticaret firmasında yönetici olarak çalışıyordu; Elif de küçük bir şirkette muhasebeciydi. Evliliklerinin birinci yılında kızları Zeynep dünyaya geldi; babasının gözlerini almış, neşeli, kahkahası eksik olmayan bir çocuktu.
İlk üç yıl kirada oturdular. Çok varlıklı değillerdi ama düzenleri kendilerine aitti. Emine ayda bir uğrar, elinde hamur işiyle gelir, evin tertibini beğenmez, birkaç laf sokup şehrin öbür ucundaki iki odalı dairesine geri dönerdi.
Her şey Mert işini kaybedince değişti.
Şirkette küçülmeye gidilmişti; bir sabah önüne kâğıdı koyup “kusura bakmayın” demişlerdi. Mert üç ay boyunca yeni iş aradı. Karşısına çıkan seçeneklerin ya maaşı çok düşüktü ya da güven vermiyordu. Birikimleri hızla eridi. Kira, ev bütçesinin yarısını yutuyordu.
— Bana taşının, — dedi Emine o günlerde. — Elin evine para dökmenin ne anlamı var? Benim evimde yer var.
Elif buna baştan razı olmak istemedi. Kayınvalidesinin yanına yerleşmenin, kendi aile düzenlerinin ve özel hayatlarının sonu olacağını seziyordu. Fakat Mert ısrar etti:
— Elif, geçici bir şey bu. Üç bilemedin dört ay. İş bulurum, biraz toparlanırız, sonra çıkarız.
Elif sonunda kabul etti. Yalnızca üç ay için.
Ama Emine’nin evinde tam beş yıl kaldılar.
Mert altı ay sonra işe girdi; maaşı eskisinden azdı ama hiç değilse düzenliydi. Elif de çalışmayı bırakmadı. Her ay aksatmadan kayınvalidesine mutfak ve faturalar için para veriyor, bir yandan da azar azar kenara koyuyordu. Tek isteği, günün birinde kendilerine ait bir eve çıkabilmekti.
Ne var ki Emine onları bırakmaya hiç niyetli değildi.
— Niye ayrı eve çıkacaksınız ki? — derdi sık sık. — Hep birlikte ne güzel idare ediyoruz. Siz işteyken Zeynep’e ben bakıyorum. Yemeği yapıyorum, çamaşırı yıkıyorum. Sizin için rahatlık değil mi?
Rahatlıktı belki; ama bu rahatlık, gerçekte yalnızca Emine’nin işine geliyordu.
