Çünkü o evde sözün asıl sahibi Emine’ydi.
Kendi dairesinde, kimseye hesap vermeyen bir hükümdar gibi davranıyordu. Akşam ne pişeceğine o karar verirdi. Televizyonun ne zaman açılacağına, Zeynep’in saat kaçta yatırılacağına, eve hangi yiyeceğin alınacağına ya da alınmayacağına hep o hükmederdi.
Elif’in fikrinin hiçbir ağırlığı yoktu. Başkasının evinde, başkasının koyduğu kurallara göre nefes almaya çalışıyordu.
— Elifçiğim, Zeynep’i böyle giydirme, çocuk üşütür!
— Elif, bu sucuğu niye aldın? Ben sana indirimde olanı al demedim mi?
— Elifçiğim, gece gece çocuğa kitap okuma. Sonra uykusu kaçar, iyice hareketlenir!
Mert ise çoğu zaman susmayı seçiyordu. Elif ne zaman ayrı eve çıkma konusunu açsa, lafı dolandırarak cevap verirdi:
— Biraz daha idare edelim işte. Acelemiz ne? Annem de tek başına zorlanır.
Elif’in sesi o anlarda yorgun çıkardı:
— Peki ben hiç mi zorlanmıyorum?
— Sabret biraz. Neticede o benim annem.
Elif sabretti. Dört yıl geçti. Ardından beşinci yıl doldu. Çalıştı, maaşının yarısını düzenli olarak kayınvalidesine verdi, kızını büyüttü. Emine yemeğini beğenmediğinde sustu. Giyimini eleştirdiğinde sustu. Zeynep’i yetiştirme biçimine karıştığında yine sustu.
İçten içe hep aynı günü bekledi: Mert’in bir sabah karşısına geçip “Yeter artık, kendi evimize çıkıyoruz,” demesini.
Ama Mert o cümleyi hiç kurmadı.
Derken Elif’in anneannesi vefat etti.
Naciye, ömrünü küçük bir ilçedeki iki odalı mütevazı dairesinde geçirmiş, iyi kalpli, yaşlı bir kadındı. Elif’ten başka torunu yoktu. Bu yüzden geride neyi varsa ona bırakmıştı.
Daire eskiydi, elden geçmesi gerekiyordu; yine de ilçenin merkezindeydi. Elif cenaze için gitti, evraklarla uğraştı, evi toparladı ve satılığa çıkardı.
Alıcı çok bekletmedi. Daire sekiz yüz yetmiş beş bin liraya satıldı. Para, kasvetli bir ekim gününde Elif’in hesabına geçti. İş yerindeki masasında oturmuş, banka uygulamasındaki rakamlara bakarken beş yıl sonra ilk kez içinde başka bir duygu belirdi: Seçme hakkı vardı artık.
Bunu kimseye söylemedi. Ne Mert’e açtı konuyu, ne de Emine’ye sezdirdi.
Sessizce ev aramaya başladı. İlanlara baktı, randevular aldı, birkaç daire gezdi. İstediği şey büyük değildi; küçük olsun, temiz olsun, aydınlık olsun, yeterdi. Nerede olduğu, kaçıncı katta bulunduğu bile ikinci plandaydı. Önemli olan tek bir şeydi: kendilerine ait olması.
Yaklaşık bir ay sonra aradığı yeri buldu. Şehrin dış tarafında, yeni yapılmış bir binada tek odalı bir daireydi. Otuz sekiz metrekareydi; içi temiz teslim edilmişti, pencerelerinden bol ışık giriyordu, avlusu sakindi. Fiyatı da tam yedi yüz bin liraydı.
Elif hiç beklemedi, aynı gün satın aldı.
Tapuyu kendi üzerine yaptı, anahtarları aldı, sonra da gidip daireye bir kez daha baktı. Boş odanın ortasında uzun süre durdu. Sessizliği dinledi. Sonra, yıllardır ilk kez, hiçbir sebep aramadan gülümsedi.
Burası onun eviydi. Yalnızca onun.
Akşam Mert’le baş başa kalınca anlatmayı düşünüyordu. Sakin bir sesle, anneannesinden kalan parayla bir daire aldığını söyleyecekti. Artık annesinin evinden ayrılmaları gerektiğini, Zeynep’in yedi yaşına geldiğini ve kendi odasına ihtiyacı olduğunu anlatacaktı.
Fakat Emine her şeyi ondan önce öğrendi.
Nasıl öğrendiğini Elif hiçbir zaman anlayamadı. Belki telefonda konuşurken kulak misafiri olmuştu. Belki çantasını karıştırıp evrakları bulmuştu. Bunun artık bir önemi yoktu.
O akşam Elif işten döndüğünde, kayınvalidesi onu sanki çoktan mahkeme kurulmuş da hüküm verilecekmiş gibi bekliyordu.
— Sen nankörsün! — diye bağırdı Emine. — Seni bu eve aldım, yedirdim içirdim, çocuğuna baktım. Sen ne yaptın? O parayı aile için harcaman gerekiyordu!
Elif bitkin bir ifadeyle sordu:
— Hangi aile için?
— Bizim ailemiz için! Mert’e araba alınırdı, Aslı’nın eğitimi için kenara para ayrılırdı!
