Kerem sonunda güç bela konuşabildi:
— Peki sen ne istiyorsun?
Elif’in cevabı kısa ve duruydu:
— Boşanmak. Bir de hakkım olan parayı almak. Beş yüz yirmi beş bin lira. İstersen, seçerken fikrimi sorduğun arabayı satarsın. İstersen annenden borç alırsın. Benim için fark etmez. Parayı toparlaman için bir ay süren var. Sonrasında mahkemeye başvururum.
Sandalyeyi geriye itti, masada dokunulmamış çayını bırakarak ayağa kalktı.
Kapıya yaklaşmıştı ki durdu, başını hafifçe çevirip ekledi:
— Bir şey daha var. Bodrumdaki eşyalarım. Yarın sabah saat onda nakliyecilerle geleceğim. Kitaplarımdan birinin bile kapağı yırtılmış, sayfası ezilmiş olursa manevi tazminatı da dosyaya ekletirim.
Ardından kafeden çıktı. Ne arkasına baktı ne de bir açıklama bekledi.
Bir ay sonra boşanma işlemleri tamamlanmıştı. Kerem, annesinin kışkırtmalarıyla önce pazarlık etmeye kalkıştı, sonra sesini yükseltti, ardından acındırmaya çalıştı; hatta bir ara gözleri doldu. Fakat Elif’in kararı artık taş gibiydi. Geri adım atmadı. İstediği miktarın tamamını alamasa da dört yüz yirmi bin lirada anlaştılar. Böyle bir uzlaşma için bu, hiç de kötü bir sonuç sayılmazdı.
Elif o parayı, yeni yapılmış bir binadaki küçük dairenin peşinatına yatırdı. Tek odalıydı ama aydınlıktı; kocaman penceresi parka bakıyordu. En önemlisi, içinde kayınvalide yoktu. Annesinin sözünden çıkamayan bir koca yoktu. Başkasının evinde konulmuş kurallar, başkasının eşyaya ve insana biçtiği değerler yoktu.
Taşındığı gün, kolilerden çıkardığı kitapları yeni raflara dizerken kapı zili çaldı. Açtığında karşısında yumuşak bakışlı, yaşlıca bir kadın duruyordu. Elinde mis gibi kokan bir tepsi vardı.
— Merhaba kızım, ben yan daireden Emine. Sana ev yapımı çörek getirdim. Yeni yuvan hayırlı olsun.
Elif’in yüzünde uzun zamandır ilk kez içten bir gülümseme belirdi. Tepsiyi dikkatle aldı.
— Çok teşekkür ederim, zahmet etmişsiniz. Buyurun içeri, ben de tam çay koymuştum.
Bir süre mutfak köşesindeki küçük masada oturup çay içtiler. Emine Hanım emekli öğretmendi; konuşması neşeli, hâli rahatlatıcıydı. Apartmandan, komşulardan, karşıdaki parkta perşembe günleri küçük bir müzik topluluğunun çaldığından söz etti. Elif dinledikçe, bu yeni yerin duvarları biraz daha eve benzemeye başladı.
Bir ara Emine Hanım sesini yumuşattı:
— Tek başına mı taşındın kızım?
Elif başıyla onayladı.
— Evet. Yakın zamanda boşandım.
Yaşlı kadın kısa bir iç çekti.
— Üzüleyim mi, yoksa hayırlı olsun mu diyeyim bilemedim.
Elif birkaç saniye düşündü. Sonra sakin bir ifadeyle cevap verdi:
— Sanırım hayırlı olsun demeniz daha doğru olur. Çünkü doğru olan buydu.
Akşam olduğunda Emine Hanım kendi evine geçmiş, koliler de sonunda boşaltılmıştı. Elif, ilk maaşıyla aldığı kanepeye oturdu. Fatma’nın “modası geçmiş” diyerek çöpe attırmak istediği kanepeydi bu. Şimdi ise yeni evinin ortasında, onun geçmişinden koparıp kurtardığı küçük bir zafer gibi duruyordu.
Pencerenin ardında şehir ışıkları yanıp sönüyordu. Elif dışarı bakarken hayatın ne garip yollar çizdiğini düşündü. Üç yıl boyunca başkasına ait bir aileye sığmaya çalışmıştı. Üç yıl susmuş, eğilmiş, sabretmiş, belki bir gün kabul görürüm diye beklemişti. Sonra yalnızca bir hafta içinde her şey yıkılmıştı.
Ya da belki yıkılmamıştı da, üzerine kapanan kapı nihayet açılmıştı.
Fatma’nın sesi zihninde yankılandı: “Tek başına kalırsın. Seni bu hâlinle kim ister?”
Elif hafifçe gülümsedi. Kendisinin kendisine yettiğini ilk kez bu kadar açık görüyordu. Ve bu, sandığından çok daha büyük bir şeydi.
Telefonu kısa bir sesle titredi. Mesaj Kerem’dendi: “Elif, annem hastalandı. Stresten. Senin yüzünden oldu. Umarım vicdanın rahat değildir.”
Elif mesajı okudu, omuzlarını belli belirsiz kaldırdı. Cevap yazmadı. Önce Kerem’in numarasını engelledi, ardından Fatma’nınkini de. Sonra mutfağa gidip kendine bir bardak nar şerbeti doldurdu ve sevdiği filmi açtı.
Dışarıda yağmur başlamıştı. Damlalar cama vuruyor, sanki görünmeyen bir kalabalık onu alkışlıyordu. Elif bardağını kaldırdı; karanlık camdaki yansımasına baktı.
— Yeni hayatıma, — dedi usulca. — Bir de artık kimsenin eşyalarımı karıştırmasına izin vermeyeceğim günlere.
Şerbetten bir yudum aldı. Tadı hem mayhoştu hem tatlı.
Tıpkı özgürlük gibi.
