“Sizin yüzünüzden Murat’la boşanmanın eşiğine geldik” dedi, Zeynep yorgun ve öfkeli bir itirafla kayınvalidesine karşı çıktı

Hikâyeler
Bu bencillik kabul edilemez, yürek parçalayan utanç.

Fatma, cumartesi öğleden sonra gelininin kapısına haber vermeden dayandı. Torunlarının hastalandığını biliyordu; ne var ki Zeynep son zamanlarda ondan hiç yardım istemiyordu. “Ben hallederim,” deyip duruyordu. Halletmesine hallederdi belki, ama Fatma da anneydi; üç çocukla baş etmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirdi. Üstelik Zeynep’in anne babası başka şehirde oturuyordu.

Bu yüzden biraz yüzsüzlük etmeyi göze alıp çat kapı gitmişti. Kapı açılır açılmaz da doğru karar verdiğini anladı. Zeynep’in hâli içler acısıydı. Yüzü solmuş, gözlerinin altı morarmıştı; saçlarını gelişi güzel bir lastikle toplamış, tişörtüne de bebek püresinden koca bir leke bulaşmıştı.

— Merhaba kızım, çocuklar nasıl?

Zeynep, uykusuzluktan sersemlemiş gibi gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, yorgun bir sesle cevap verdi:

— Emre uyudu, ateşi az önce düştü. Elif’i biraz sakinleştirdim, çizgi film izliyor. Mert hâlâ yatıyor, gece boyunca ateşi vardı.

— Tamam, o zaman şöyle yapalım. Ben çocuklarla ilgileneyim, sen gidip biraz uyu, — diye söze başladı Fatma.

Fakat Zeynep onu beklenmedik bir sertlikle kesti:

— Hayır, Fatma Hanım. Lütfen oturun. Sizinle konuşmam gerekiyor.

Fatma’nın içi bir anda sıkıştı. Gelininin sesindeki ton öyle yabancı, öyle ağırdı ki kötü bir şey olacağını sezdi; kollarından ürperti geçti, kalbinin olduğu yerde ince bir sızı duydu.

— Söyle kızım.

Zeynep derin bir nefes aldı.

— Fatma Hanım, size saygım sonsuz. Bugüne kadar bana çok destek oldunuz, bunu inkâr edemem. Ama… — Sözleri boğazında düğümlendi. — Ama artık dayanamıyorum. Susmaktan yoruldum, gücüm kalmadı. Sizin yüzünüzden Murat’la boşanmanın eşiğine geldik.

Fatma kaşlarını çattı.

— Ne demek istiyorsun?

— Tam da söylediğim şeyi! — Zeynep’in sesi birden yükseldi. — Siz sürekli Murat’ı yanınıza çağırıyorsunuz. Neredeyse her gün size gidiyor. Bir gün kalbiniz sıkışıyor, ertesi gün tansiyonunuz çıkıyor, başka bir gün başınız dönüyor. O da ne varsa bırakıyor; işini, çocuklarını, beni… Koşa koşa size yetişiyor. Bugün cumartesi, ama işte! Neden? Çünkü sizin yüzünüzden raporunu zamanında bitiremedi. Yalnız olduğunuzu biliyorum, Murat da tek çocuğunuz. Ama yaşlı, elden ayaktan düşmüş biri değilsiniz Fatma Hanım. Daha elli dört yaşındasınız. Şimdi buraya niye geldiniz? Bana bir saat yardım edip sonra bir hafta yataktan kalkamayacak mısınız? Sonra da ona, bize yardım ettiğiniz için sağlığınızın bozulduğunu söyleyip duruyorsunuz!

Fatma ağzını açtı, fakat Zeynep artık duracak gibi değildi.

— Lütfen bitirmeme izin verin. Murat da tükendi. Doktor çağırılmasını kabul etmiyorsunuz! Sözde bacaklarınız tutmadığında bile ambulans istemiyorsunuz. Artık bu sağlık üzerinden kurulan baskıya tahammülüm kalmadı!

Fatma nefes almakta zorlandı. Gelininin onu nasıl gördüğünü kavradıkça içi buz kesiyordu; sanki karşısında insan değil de kendi oğlunu elinde tutmaya çalışan korkunç biri varmış gibi konuşuyordu.

— Zeynep, ben…

— Yeter! — Zeynep’in gözleri dolmuştu, ama kendini tutmayıp yumruğunu masaya vurdu. — Bizim üç çocuğumuz var. Ben evde bebeklerle uğraşıyorum. Kocama ihtiyacım var, anlıyor musunuz? Bana lazım o, bana! Siz hastalığınızı bahane edip onu yanınızda tutuyorsunuz. Hasta değilsiniz; sadece oğlunuzu bırakmak istemiyorsunuz. Murat’la artık ne doğru düzgün konuşabiliyoruz ne de aynı evde karı koca gibi yaşayabiliyoruz. Eve geliyor, bir lokma yemek yiyip yine size koşuyor. Çocuklar ateşler içinde yatarken o sizin yanınızda! Bugün buraya neden geldiniz? Murat telefonunu açmayınca, köleniz kaçmasın diye kontrol etmeye mi karar verdiniz?

Fatma sandalyede taş kesilmiş gibi oturuyordu. Yüzündeki renk tamamen çekilmişti. Dilinin ucuna, “Ben onu hiçbir zaman çağırmadım, sağlığımdan da şikâyet etmedim. Allah’a şükür sapasağlamım,” demek geldi; ama sözleri boğazında kaldı, çünkü duydukları düşündüğünden çok daha büyük bir yalanın kapısını aralıyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden