Oysa Murat neredeyse üç aydır onun kapısını çalmamıştı. Fatma’nın içinden, “Benim neden bahsettiğini bile anlamıyorum,” demek geçti. Fakat aptal değildi; gözlerinin önünde, ilk anda kavrayabildiğinden çok daha ürkütücü bir tablo beliriyordu. Midesi bulandı.
Demek ki yalan ne kadar korkunç olursa, insan ona o kadar kolay inanıyordu. Üstelik Zeynep yalan söylemiyordu; en azından kendi bildiği gerçeği anlatıyordu. Murat, büyük ihtimalle karısına annesinin hastalıklarından, kötüleşen sağlığından söz etmişti. Fatma, oğlunun o saatlerde nerede bulunduğunu bir anda anlamıştı. Gelinine gelince… Çok şükür, Zeynep henüz bunu fark etmemişti.
Fatma sesini mümkün olduğunca alçalttı. Yanlış bir kelime söylememek, meseleyi büsbütün berbat etmemek için cümlelerini tartarak konuştu.
— Zeynep… Böyle olduğu için beni affet. Onun bir evi, bir karısı, çocukları olduğunu gerçekten unutmuşum gibi davrandım. Muayenelerimi yaptırdım, bir arkadaşım yardımcı oldu. Yakında tamamen toparlanacağım inşallah. Hadi sen git, biraz uyu. Ben çocukların yanında kalırım.
Zeynep, ağlamaktan kızarmış gözlerini ona kaldırdı.
— Gerçekten mi?
— Elbette. Senin dinlenmen gerekiyor. Kalan sağlığım üzerine yemin ederim, Murat bundan sonra benim yanıma gelip gitmeyecek. Evinde oturacak, senin yanında olacak.
Zeynep son kez hıçkırdı, sonra bitkin adımlarla yatak odasına geçti. Fatma ise uyanan torunlarıyla ilgilenmeye koyuldu. İçinde buz gibi, ağır bir öfkenin yavaş yavaş kabardığını hissediyordu. Ne yazık ki gelinini neyin beklediğini çok iyi biliyordu. Aynı şeyi, Murat daha iki yaşındayken kendisi yaşamıştı. O günlerden sonra uzun süre kimseye güvenememiş, yaralarını tek başına sarmaya çalışmıştı.
Fatma apartmandan çıktığında vakit epey ilerlemişti. Murat hâlâ eve dönmemişti; güya mesaisi uzamıştı. Derin bir iç çekti, telefonunu çıkarıp oğlunu aradı.
— Murat, şu anda neredesin?
— İşteyim. Ne oldu?
— Demek bugün ölmek üzere olan annenin yanında değilsin, öyle mi?
Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu. Ardından Murat’ın şaşkın sesi duyuldu.
— Anne…
— Sana nerede olduğunu sordum.
— İşteyim dedim ya.
— Bundan emin misin?
— Anne, şimdi konuşmasak…
— Murat, karına benim yanıma geldiğini söylüyorsun. Üstelik beni neredeyse ölüm döşeğinde gösteriyorsun. Bana açıklamak istediğin hiçbir şey yok mu?
— Anne, mesele senin sandığın gibi değil.
— Derhâl evine git, — diye gürledi Fatma ve cevabını beklemeden telefonu kapattı.
Pazar günü onun için iğne üstünde geçti. Oğlu aramadı; Fatma da aramasını istemedi zaten. Pazartesi öğle saatlerinde Murat’ın çalıştığı iş yerine gitmeye karar verdi. Binanın girişinde güvenlik vardı: turnike, metal dedektörü, danışma masası… İnsanlar bir oraya bir buraya koşturuyor, ortalık sanki ofisten çok karınca yuvasını andırıyordu. Fatma ağır adımlarla danışma bölümüne yaklaştı.
— Merhaba. Murat Yılmaz’ı tanıyor musunuz?
Güvenlik görevlisi ona ilgisiz bir bakış attı.
— Tanıyorum. Ne olmuş?
Fatma çantasından kalınca bir banknot çıkardı, elinin altında saklayarak tezgâhın üzerine bıraktı.
— Evladım, — dedi alçak bir sesle. — Onun burada kiminle yakınlık kurduğunu öğrenmem gerekiyor. Ben annesiyim. Neler döndüğünü az çok anlıyorum. En çok da torunlarıma üzülüyorum.
Görevli önce paraya, sonra Fatma’ya baktı. Kısa bir an tereddüt etti, içini çekti. Fatma göz açıp kapayıncaya kadar banknot ortadan kaybolmuştu.
— Aslında sır sayılmaz, o yüzden büyük bir kötülük yapmış olmam, — diye mırıldandı adam. — Muhasebeden Ebru’yla takılıyor. Genç bir kız, işe yeni girdi sayılır. Her yere onu götürüyor, hatta ona ev bile tutmuş. İstersen adresini sistemden bulurum.
On dakika sonra Fatma kendini binanın dışında buldu. Elinde, üzerine bir adres karalanmış küçük bir kâğıt parçası vardı. İçinde her şey kaynıyordu; yine de buna benzer bir şey beklemediğini söyleyemezdi. Bildik hikâye… Bakalım oğlunun vicdanı bugün de “hasta annesine gitmeye” el verecek miydi? Yoksa bu kez de “uzayan toplantı” bahanesine mi sığınacaktı?
