— Birikim hesabındaki parayı çekmen gerekiyor, Elif. En iyisi yarın sabah erkenden git; banka hafta sonuna girmeden iş bitsin.
Mehmet’in sesi öylesine sıradan, öylesine kayıtsız çıkmıştı ki sanki evde tuzun bittiğini söylüyordu. Mutfak masasının başında oturmuş, telefonunda haberleri kaydırıyor, karısına bakma zahmetine bile katlanmıyordu. Ocakta et suyu ağır ağır kaynıyor, defne yaprağıyla tane karabiberin keskin kokusu mutfağa yayılıyordu. Elif, lavabonun yanında, yarısı soyulmuş havuç elinde öylece kalakalmıştı. Önce, akan suyun gürültüsünden yanlış duyduğunu sandı. Musluğu kapattı, ıslak ellerini askıdaki pamuklu havluya sildi ve yavaşça arkasını döndü.
— Para mı çekeyim? — dedi, sesini düz tutmaya çalışarak. Oysa içinde, ince bir kaygı yayı gibi gerilmeye başlamıştı bile. — Hangi hesaptan söz ediyorsun, Mehmet?
Mehmet nihayet gözlerini telefondan ayırdı. Yüzüne, çoğu zaman aklı ermeyen bir çocuğa bir şey anlatırken takındığı o üstten bakan ifade yerleşti. Sandalyenin arkalığına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi.
— Başka hangi hesap olacak? Senin birikim hesabın. Benim hesapta para olmadığını biliyorsun zaten. Beklenmedik bir durum çıktı, acilen para koymak gerekiyor. Miktar da az değil; yaklaşık iki yüz seksen bin lira. Hesapladım, senin kenara ayırdığın para bu işi fazla uzatmadan kapatmaya yeter.

Elif masaya doğru birkaç adım attı. Sandalyeyi sessizce çekip Mehmet’in karşısına oturdu. İki yüz seksen bin lira… Son dört yıldır tatilini erteleyerek, kendine alacağı kıyafetten vazgeçerek, kuaför ve bakım masraflarını kısmaya çalışarak biriktirdiği paraydı bu. Küçük bir imalathanede baş muhasebeci olarak çalışıyor, mesai bitince eve dosyalar taşıyor, gözleri yanana kadar bilgisayar başında rapor yetiştiriyordu. O paranın her kuruşunun bir yeri vardı: Anne babasından kalan bağ evinin esaslı tadilatına gidecekti. Mehmet bunu çok iyi biliyordu. Çatının yenilenmesini, pencerelerin değiştirilmesini, doğru dürüst bir ısıtma sistemi kurulmasını defalarca konuşmuşlardı. Böylece oraya yalnız yazın değil, yılın her zamanı gidilebilecekti.
— Ne beklenmedik durumuymuş bu? — diye sordu Elif. Sesini sakin tutmak için kendini zorluyordu ama dizlerinin üzerinde kenetlediği parmakları bembeyaz kesilmişti.
Mehmet derin bir iç çekti. Bütün hâliyle, bu gereksiz sorgudan ne kadar bunaldığını göstermeye çalışıyordu.
— Mert’in yardıma ihtiyacı var.
Mert, Mehmet’in ilk evliliğinden olan oğluydu. Otuz yaşına gelmiş, yetişkin bir adamdı; ama bir işte uzun süre tutunamaz, sürekli “kendini aradığını” söyler, sonra da ne olduğu belirsiz işlerin içinde sıkışıp kalırdı. Elif ona karşı ne sıcak ne soğuk davranırdı. Zaten Mert de onların hayatına pek karışmaz, ancak bayramlarda ya da özel günlerde görünürdü.
— İşinde mi sıkıntı çıktı? — dedi Elif, dikkatle.
— Öyle de denebilir, — Mehmet bakışlarını pencereye çevirdi. — Lastikçi dükkânı için bazı makineleri taksitle almıştı. İş yürümemiş. Yer iyi değilmiş, çevredeki dükkânlar müşteriyi kapmış. Sonunda borç birikmiş. Hem de öyle sıradan bir borç değil; başını ağrıtacak insanlara karşı. Pazartesiye kadar ödeme yapılmazsa mahkeme, hesaplara bloke, arabanın haczi… Hepsi kapıda. Araba da lazım ona; şimdi takside çalışıp biraz para kazanmaya uğraşıyor. Ben babasıyım, kenarda durup seyredemem.
Elif anlatılanları dinlerken zihninde rakamlar, tarihler, borçlar yan yana diziliyor; ama tablo bir türlü yerine oturmuyordu. Sayılarla yaşamaya alışmış birinin içgüdüsüyle, hikâyede eksik bir parça olduğunu hissediyordu.
— Dur biraz, — dedi yavaşça. — Mert makine aldı, işi batırdı. Peki bunun bizimle ilgisi ne? Daha önemlisi, neden bunu sanki ikimiz adına çoktan karar vermişsin gibi anlatıyorsun? O hesap benim birikimim. Bizim bağ evinin çatısı ve pencereleri için ayrılmış para.
— Elif, Allah aşkına, şimdi çatı mı konuşacağız? — Mehmet’in sesi yükseldi; sabrının inceldiği belli oluyordu. — Çocuğun hayatı altüst olmak üzere! Mahkemeyle, hacizle uğraşacak. Böyle bir durumda pencere mi düşünülür? Bağ evi bekler. Senin o eski evin iki yıl daha ayakta kalır, merak etme. Burada aile onuru söz konusu.
“Eski ev” der gibi söylediği, hatta neredeyse “döküntü” diye küçümsediği o söz, Elif’in kalbine para istemesinden daha derin bir yerden saplandı.
