“Bizim sırtımızdan geçinen gelinimizin şerefine!” diye mikrofonla ilan edilince gelin ayağa kalkıp sunucuya yürüdü

Hikâyeler
Bu adaletsizlik insanı kahrediyor, kabul edilemez.

— Gelinimizin şerefine! — Mustafa bardağını havaya kaldırıp yüzünü bana çevirdi. — Bizim sırtımızdan geçinen gelinimizin şerefine!

Salondaki elli beş kişi birden güldü. Birileri alkış tuttu. Sunucu da hemen lafı yakaladı: “İşte buna söz denir!”

Ben Emre’nin yanında oturuyor, önüme serilmiş beyaz masa örtüsüne bakıyordum. Örtünün üzerinde sos damlası yayılmıştı; ince uzun, küçük bir virgüle benziyordu.

On dört yıl boyunca bu cümlenin başka başka hâllerini duymuştum. Kimi zaman alçak sesle, kimi zaman herkesin duyacağı kadar yüksek; bazen şaka diye, bazen açıkça iğneleyerek. Ama anlamı hep aynıydı: Bu evde senin sözün geçmez. Sen burada oğlumun yanında duran bir eklentiden ibaretsin.

Ama bu kez herkesin ortasında söylenmişti. Doğum günü sofrasında. Üstelik mikrofonla.

Yanımda Emre yine ensesini ovuşturdu. Sinirlendiğinde hep böyle yapardı; sağ eliyle başının arkasını sıvazlar, sanki boynunu omzuna doğru eğermiş gibi dururdu. Ondan tek bir kelime bekledim. Hiçbir şey söylemedi.

Bardağımdaki suyu bitirdim. Masaya bıraktım. Ayağa kalktım.

Sonra da mikrofonu almak için sunucuya doğru yürüdüm.

Ama bu işin sonuydu. Her şey çok daha sessiz başlamıştı.

Emre’yle 2012’de nikâhlandık. Ben yirmi dokuz yaşındaydım, o otuz bir. Bir yıl sonra Kerem doğdu. Doğum iznine ayrıldım. O sıralarda Mustafa, oğluna Demirciler Caddesi’nde iki odalı bir daire hediye etti. Bana değil, oğluna. Bunu her fırsatta özellikle belirtirdi.

Tapuyu Emre’nin üzerine yaptı. Anahtarları bütün akrabaların önünde uzatıp, “Kıymetini bil oğlum. Her baba bunu yapamaz,” dedi.

O gün ben gülümsüyordum. Gerçekten sevinmiştim. Sonuçta bir evdi; panel bir apartmanda, beşinci katta, iki odalı bir daire. Banyosunda sararmış lekeler vardı, duvarlarda doksanlardan kalma çiçekli kâğıtlar duruyordu, kaloriferler kışın öyle uğulduyordu ki Kerem gecenin üçünde uyanıyordu.

Ama ev evdi. Bizim sayılırdı. Daha doğrusu Emre’nindi. Yine de aile değil miydik?

İlk üç yıl çalışmadım. Kerem küçüktü, ardından Elif’e hamile kaldım. Mustafa o zamanlar daha yumuşak konuşurdu. “Bizim hesabımıza yaşıyor,” demezdi de, “Evde oturuyor işte, ne bekleyeceksin,” diye geçiştirirdi. Kayınvalidem Hatice’nin yanında kendini biraz tutardı; kadın hemen uyarırdı onu. Fakat Hatice 2018’de kız kardeşinin yanına, Bursa’ya taşınınca Mustafa’nın dili iyice çözüldü.

2015’te, Kerem iki yaşına bastığında bir süt ürünleri tesisinde laborant olarak işe girdim. Mesaim sabah sekizden akşam beşe kadardı. Kerem kreşe gidiyordu, Elif henüz dünyaya gelmemişti. Maaşım yaklaşık 9.800 liraydı. Büyük para değildi. Ama benim kazancımdı.

Mustafa bunu bir hafta sonra öğrendi. Emre, babasının evindeki akşam yemeğinde kendi ağzıyla söyledi.

— Laborant mı? — diye tekrarladı kayınpederim. Serçe parmağındaki ağır, altın mühür yüzüğü çevirdi; üzerinde işlemeli harfler vardı. — E ne olmuş? Evde oturmuşsun, orada oturmuşsun, ne fark eder?

Ben sustum. Emre yine ensesini ovuşturdu.

O akşamdan sonra Mustafa’nın diline yeni bir konu dolandı.

Bunu yüzüme karşı ilk kez, sıradan bir aile yemeğinde söyledi. İşe başlamamın üzerinden altı ay geçmişti. 2016’nın mart ayıydı. Onun evindeydik; Cumhuriyet Caddesi’nde, üç odalı geniş bir dairede yalnız yaşıyordu. Vitrininde kristaller, duvarlarında halılar vardı. Emre yatak odasında kornişi tamir ediyordu, ben de mutfakta sofrayı hazırlıyordum.

Kayınpederim mutfak kapısına dayanmış, salata doğrayışımı izliyordu.

— Biliyor musun Derya, — diye başladı, — şimdi benim salatamı doğruyorsun. Benim bıçağımla, benim kesme tahtamın üstünde. Kendi evinde de benim aldığım tahtada doğruyorsun, benim verdiğim dairede oturuyorsun.

Bıçağı tezgâha bıraktım.

— Mustafa Bey, o kesme tahtasını ben aldım. Yapı marketten. 140 liraya.

Alaycı bir gülüş geçti yüzünden.

— Tahtayı almışsın. Peki ya evi?

— Evi Emre’ye verdiniz. Allah razı olsun.

— Hah işte, — dedi, kollarını iki yana açarak. — En azından teşekkür etmeyi biliyorsun.

O sırada Emre elinde tornavidayla içeri girdi.

— Baba, yeter artık.

— Ne var? — Mustafa avuçlarını yukarı çevirdi. — Ben doğruyu söylüyorum.

Sonra televizyonun yanına geçti. Kapı pervazından geçerken yüzüğü yine hafifçe tahtaya çarptı; hep çarpardı.

Ben salatayı tamamladım, sofraya oturdum, yemeğin bitmesini bekledim.

Arabada Emre, “Üstüne gitme. Babam böyle işte. Kötü niyetinden değil,” dedi. Başımı salladım. Çünkü Kerem arka koltukta uyuyordu; çocuğun yanında tartışmak istemedim. Bir de içimden, “Sonuçta evi verdi, belki böyle şaka yapmaya hakkı vardır,” diye geçirdim.

O zaman gerçekten böyle düşünüyordum.

Elif 2018’de doğdu. Ben yeniden doğum iznine ayrıldım. Bir buçuk yıl sonra, 2019’da işe döndüm. O zamana kadar maaşım da artmıştı; tesis büyümüş, beni kalite kontrole almışlardı. Önce 15.000 lira civarı, sonra 16.500 lira aldım. 2026’ya gelindiğinde maaşım yaklaşık 19.000 liraya çıkmıştı.

2019’da evi elden geçirmeye karar verdim. Yedi yıl içinde daire iyice yıpranmıştı. Borular sızdırıyordu, çocuk odasındaki duvar kâğıtları kabarmıştı, banyodaki fayansın ortasında koca bir çatlak vardı; Kerem topu oraya çarpmıştı.

Emre, “Babamdan istesen? Belki kendi ustalarını gönderir, sonuçta şirketi var,” dedi.

Mustafa’nın sonraki on yıl boyunca “Tadilatınızı da ben yaptırdım” diye bunu önüme koyacağını gözümün önüne getirdim. Bu yüzden “Hayır,” dedim. Kendim halledecektim.

İlandan bir ekip buldum. Üç hafta boyunca işten çıktıktan sonra akşamları eve uğrayıp ne yaptıklarını kontrol ettim. Malzemeleri internetten sipariş ettim; fiyatları karşılaştırdım, indirimleri bekledim, tek tek not tuttum.

Toplam tutar 273.000 lirayı buldu. Hepsi benim kartımdan çıktı. Havale dekontları, fişler, faturalar, teslim kâğıtları… Ne varsa sakladım. Özellikle biriktirdiğimden değil; belgeleri düzenli tutmaya alışkındım. Laborant dediğin evraksız iş yapmaz.

Tadilat bittiğinde Mustafa “bir bakayım” diye bize geldi.

Şükrüye'nin Penceresinden