Evin içinde ağır ağır gezindi; duvarlara eliyle dokundu, banyonun kapısını açıp kapattı, menteşesine kadar baktı.
“Eğri yapmışlar,” dedi sonunda. “Ben olsam böyle yaptırmazdım.”
Bütün o işi benim ayarladığımdan tek kelime etmedi. Kaça mal olduğunu sormadı bile. Ağzından çıkan tek şey “eğri” oldu.
Ben sustum. Aslında o anda cevap vermem gerekirdi. Ama Emre yanımda durmuş, eliyle ensesini ovuşturuyordu. O hâlini görünce yine içime attım.
Asıl kırılma beş yıl önce, 2021’de oldu.
Elif’in doğum günüydü. Üç yaşına basıyordu. Evde küçük, sade bir kutlama hazırlamıştım: birkaç balon, bir pasta, kreşten üç küçük arkadaşı. Mustafa’yı ve kızı Selin’i de çağırmıştık. Selin, Emre’nin kız kardeşi; benden görümce olur.
Selin, Emre’den iki yaş küçük, şimdi kırkında. Babasının iş yerinde, muhasebe tarafında çalışıyor. Evlenmedi. Mustafa’nın oturduğu yerin iki bina ilerisinde yaşıyor. Babası ne derse onun için kural gibidir; tartışılmaz, sorgulanmaz.
İkisi beraber geldiler. Mustafa, Elif’e neredeyse yarım metre boyunda pelüş bir tavşan getirmişti. Selin’in hediyesi de bir boyama kitabıydı. Sonra masaya geçtik.
Doğum günü kızımız için meyve suları kaldırıldı, pasta kesildi. Çocuklar zaten çoktan salondan kaçıp odaya doluşmuştu. Tam o sırada Mustafa, Selin’in yanında, benim yanımda, herkesin içinde Emre’ye döndü.
“Emre,” dedi, “sen tek başına herkesin yükünü çekiyorsun. Karın iş yerinde çay içip vakit geçiriyor, sen sabahtan akşama kadar şantiyelerde sürünüyorsun.”
Elimdeki tabağı masaya bıraktım.
“Mustafa Bey,” dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak, “ben on bir yıldır çalışıyorum. Tam mesai. Hafta içi her gün.”
Gözlüğünün üzerinden bana baktı.
“Ne olmuş yani? Laborantlık dediğin iş mi? Tüp mü yıkıyorsun orada?”
Selin burnundan hafifçe güldü. Emre ise başını kaldırmadan tabağına bakmayı sürdürdü.
“Ben tüp yıkamıyorum,” dedim. “Üretimin kalite kontrolünü yapıyorum. Analizler, raporlar, kayıt defterleri… Her gün sekiz saat.”
“Sekiz saat,” diye tekrarladı kayınpederim. “Emre on iki saat sahada duruyor. Çamurun içinde, soğukta.”
“Emre bunun karşılığında maaş alıyor,” dedim. “Benim aldığım gibi.”
Mustafa parmağındaki yüzükle masaya iki kez vurdu. Kuru, sert bir ses çıktı.
“Maaşmış. Ona maaşı ben veriyorum. Peki sana kim veriyor? Fabrika mı? Fabrika sana üç kuruş veriyor, ama sen benim dairemde yaşıyorsun.”
“Emre’nin dairesinde,” diye düzelttim. “Sizin ona on dört yıl önce hediye ettiğiniz dairede.”
“İşte ben de onu söylüyorum. Hediye eden benim. Sen ise hazırın üstüne kondun.”
O an tadilatı anlatmak istedim. O 273.000 lirayı… Banyodaki fayansı benim seçtiğimi, ustaları benim bulduğumu, işten çıkınca her akşam eve uğrayıp yapılanları kontrol ettiğimi söylemek istedim. Sonra eve dönüp iki çocuğun yemeğini hazırladığımı, onları yatırdığımı da yüzüne vurmak geçti içimden.
Ama Emre başını kaldırdı ve alçak bir sesle, “Yeter. İkiniz de,” dedi.
Sanki ikimiz de aynı ölçüde suçluyduk. Sanki ben de yanlış bir şey söylemiştim.
Mustafa çayını bitirdi, yirmi dakika sonra kalktı. Kapıda Emre’ye sarıldı, omzuna vurdu. Bana dönüp bakmadı bile.
Selin biraz geride kaldı. Merdiven boşluğunda babasına fısıldadığını duydum: “Gördün mü, sana nasıl saygısızlık ediyor? Bir de karşılık veriyor.”
Ben koridorda öylece dikiliyordum. Elif’in askılığın altına fırlatıp bıraktığı pelüş tavşan elimdeydi.
O akşam Emre’ye, “Babanla konuş,” dedim. “Bu böyle gitmez.”
Emre kanepede uzanmış, telefonunu karıştırıyordu.
“Derya, konuşurum,” dedi. “Ama sen de biliyorsun; daireyi o verdi. İşi de o verdi. Ne söylememi istiyorsun ona?”
“Benim asalak olmadığımı söylemeni istiyorum.”
“Öyle düşündüğünden değil. Ağzına geleni söylüyor. Takılma.”
Ben de takılmadım.
Tam beş yıl boyunca takılmamaya çalıştım. Her özel günde aynı plak yeniden çaldı. Yılbaşında: “Emre evin direği.” Kadınlar Günü’nde: “Derya, yemek yapmayı ne zaman öğreneceksin?” Kerem’in doğum gününde: “Erkek çocuk, babasının nasıl çalıştığını görmeli; annesinin fabrikada tüplere baktığını değil.” Yılda üç dört kez mutlaka olurdu. En az.
Ben sustum; çünkü Emre rica ediyordu. Sustum; çünkü çocuklar dedelerini seviyordu. Mustafa onlara hediyeler alıyor, arabayla gezdiriyor, Kerem’e “aslan parçası”, Elif’e “tavşanım” diyordu. Bir de daire Emre’nin üstüneydi. Bağış yoluyla verilmişti. Boşansak ben elim boş çıkardım. Bunu biliyordum. Beni yerimde tutan şeylerden biri de buydu.
Ama böyle akşamların ardından eve gelir, banyoda yirmi dakika kadar otururdum. Hiçbir şey yapmadan. Küvetin kenarına ilişir, kendi seçtiğim fayanslara bakar, içimden hesap yapardım. On bir yıl. Beş yüz kırk aylık vardiya. Binlerce tutanak, analiz, kayıt. Tadilata giden 273.000 lira. Her ay çocukların kursları, etkinlikleri, Kerem’in judo kıyafeti, Elif’in resim malzemeleri için çıkan para… Hepsi benim maaşımdan.
Ve bütün bunların üstüne duyduğum söz: “Bizim sırtımızdan geçiniyor.”
Mustafa’nın altmış beşinci yaş günü için kutlama nisan ayına planlandı. Kendisi evde yapmak istiyordu. Davetli sayısı elli beşti.
“Masaları salona kurarız,” diye Emre’ye söylemiş. “Selin yardım eder. Derya da yemekleri hazırlar.”
Emre gelip bunu bana aktardı. Gözümün önüne hemen manzara geldi: üç odalı bir daire, elli beş kişi, herkese yemek… Üç gün mutfaktan çıkmamak. Leğen leğen salata, tencereler dolusu sıcak yemek, dağ gibi bulaşık, ardından temizlik.
“Emre,” dedim, “bu iş lokantada olur. Elli beş kişiyi eve sığdırmak da, doyurmak da mümkün değil.”
“Derya, babam evde olsun istiyor.”
“Baban benim üç gün ocağın başında dikilmemi istiyor. Hem de karşılıksız.”
Emre iç çekti. Yine ensesini ovuşturdu.
Ben beş ayrı lokantayı aradım. Sonunda uygun bir yer buldum: altmış kişilik bir davet salonu, kişi başı yaklaşık 2.650 liralık menü. Toplam 145.750 lira ediyordu. Süsleme ve müzik de eklenince yaklaşık 157.000 lirayı buluyordu.
Hesapları alıp Mustafa’nın yanına gittim. Menüyü, salonu, fotoğrafları tek tek gösterdim.
“Güzelmiş,” dedi. “Ama pahalı.”
“Böyle bir yaş günü insanın hayatında bir kez olur,” dedim.
