“Yani kardeşime mirasın işe yarayan kısmı, bana da otlar, çürük tahtalar ve vergiler, öyle mi? Ne güzel adalet. Buyurun, anahtarlar sizde kalsın” dedi Elif, anahtarlığı masaya sakinçe bıraktı

Hikâyeler
Bu adaletse, karanlık ve acımasızdır.

— Yani kardeşime mirasın işe yarayan kısmı, bana da otlar, çürük tahtalar ve vergiler, öyle mi? Ne güzel adalet. Buyurun, anahtarlar sizde kalsın, — dedi Elif; anahtarlığı masanın üzerine öyle sakin bıraktı ki, sanki yıllardır omzuna yük edilmiş yabancı bir ağırlıktan kurtuluyordu.

Fatma elindeki çay bardağıyla olduğu yerde donakaldı. Murat telefondan başını kaldırıp kız kardeşine baktı. Odada bir anda ağır, boğucu bir sessizlik çöktü; yalnız duvardaki saatin düzenli tik takları duyuluyordu. Böyle bir çıkışı kimse beklememişti. Hele Elif’ten hiç beklememişlerdi. O, evin her zaman alttan alanıydı; sesini yükseltmeyen, kırgınlığını bile içine atan, tartışma çıkarmaktan özellikle kaçınan kişiydi.

Her şey bundan bir buçuk yıl önce başlamıştı. Babaları, çalıştığı yerde ansızın geçirdiği kalp kriziyle hayatını kaybetmişti. Daha elli sekiz yaşındaydı. Az konuşan, derdini de planını da kimseyle paylaşmadan kendi içinde taşıyan bir adamdı. Evraklarını eski bir çelik kasada saklar, kasanın anahtarını da ev anahtarlarının bulunduğu halkada gezdirirdi. Cenazeden sonra vasiyet bırakmadığı ortaya çıktı. Kasadan yalnızca tapu belgeleri çıkmıştı: biri şehirdeki daireye, diğeri köydeki eve aitti. Demek ki miras, iki kardeş arasında eşit biçimde paylaşılacaktı: Elif ve Murat.

İlk altı ay, resmi işlemlerle geçti. Noterdeki orta yaşlı, yüzünden yorgunluk eksik olmayan kadın, yapılacakları tek tek ve alışılmış bir sabırla anlatmıştı: başvuru verilecek, belgeler tamamlanacak, harç yatırılacak, sonra süre beklenecekti. Elif’le Murat birlikte gidip geldiler; koridorlarda yan yana ama çoğu zaman sessiz oturdular, önlerine uzatılan kâğıtları imzaladılar. Aralarında açık bir düşmanlık yoktu, fakat eskisi gibi güçlü bir yakınlık da kalmamıştı. Kardeştiler; aynı evde büyümüşlerdi, ama çoktan ayrı yollara savrulmuşlardı.

Altı ay dolup da noter mirasçılık belgelerini teslim etmek için gün verdiğinde, Fatma bir aile toplantısı yapılmasını istedi. Kendisi tek odalı küçük dairesinde oturuyordu; o ev, kendi annesinden kalmıştı. Eşinin üzerine kayıtlı mallarda payı yoktu, çünkü nikâh çok geç yapılmış, söz konusu taşınmazlar ondan önce tamamen babalarının adına geçmişti.

Şimdi oturdukları mutfak da aynı mutfaktı. Fatma masaya termosla çay koymuş, hazır aldığı keki dilimlemiş, çocuklarının karşısına geçip iki elini yana açmıştı.

— Evet, bakalım, kim neyi alacak, bunu konuşalım, — demişti.

Murat bekledi. Elif ise susmayı tercih etti.

Fatma sözünü sürdürdü:

— Ben şöyle düşündüm. Murat şehirde yaşıyor, işi gücü orada. Ona bir ev lazım. Sen ise, Elif’im, köyü hep severdin. Çocukken hatırlasana, yaz boyunca anneannenin yanında kalmak isterdin, şehre dönmemek için ağlardın neredeyse. O hâlde köydeki ev sana kalsın. Böylece herkesin hakkı yerini bulmuş olur. Bana kalırsa en doğrusu bu.

Elif o gün başını sallamıştı. Gerçekten de köyü severdi. Şehrin gürültüsünden sonra çöken o derin sessizliği, biçilmiş ot kokusunu, akşamları sundurmada oturup gökyüzünün kızarışını seyretmeyi çocukluğundan beri özlemişti. Murat ise il merkezinde bir lojistik firmasında çalışıyor, kentin kenar mahallesinde tek odalı bir dairede kirada kalıyordu. Annesinin kurduğu mantık o an ona makul görünmüştü. Babalarının şehirdeki dairesi Murat’a geçecek, köydeki aile yadigârı ev de ona kalacaktı. Eşit bir paylaşım gibi duruyordu. Herkes razı olacaktı.

— Tamam, — demişti Elif.

Murat’ın yüzünde belirgin bir rahatlama belirmişti. Mahkemelik olmaktan, kavga gürültü çıkmasından, birbirlerine ağır sözler etmelerinden çekindiği belliydi. Böyle olunca mesele sessizce kapanacak sanmıştı.

Miras belgeleri tartışmasız alındı. Murat, yeni yerleşim bölgesindeki dokuz katlı apartmanın yedinci katında bulunan iki odalı dairenin sahibi oldu. Elli iki metrekarelik evin içi üç yıl önce babaları tarafından yenilenmişti; boyası, mutfağı, banyosu yerindeydi. Elif’e ise Şirince’de, yaşadıkları şehirden yüz yirmi kilometre uzakta, günde yalnız üç kez otobüs geçen bir köydeki eski ahşap ev ve yirmi dönümlük arsa kaldı.

Elif ilk sarsıntıyı, tapu işleri tamamlandıktan bir hafta sonra mirasını görmeye gittiğinde yaşadı. Okuldaki işinden bir gün izin aldı, sabah otobüsüne bindi. Bozuk yolda iki buçuk saat boyunca sallana sallana ilerledi. Eğilmiş bükülmüş küçük bakkalın yanındaki durakta indi; tozlu yoldan yürüyerek, terk edilmiş evlerin ve ot bürümüş bahçe çitlerinin önünden geçti.

Çocukluğunda sıcak, bakımlı ve huzurlu hatırladığı ev artık neredeyse yıkıntıya dönmüştü. Babası son beş yıldır oraya uğramamıştı; dedenin ölümünden sonra ne vakti kalmıştı ne de gücü. Dede vefat etmiş, nine ondan da önce gitmiş, ev kendi hâline bırakılmıştı. Çatı üç ayrı yerden su alıyordu; tavan arasında koyu renkli nem lekeleri ve küf göze çarpıyordu. Dış kaplama rutubetten kararmış, bazı tahtalar içten içe çürüyüp dağılacak hâle gelmişti. Verandanın bir yanı çökmüş, basamaklar oynar olmuştu. Çit yan yatmış, kimi yerlerde tamamen devrilmişti; geriye yalnız paslanmış, sarkmış tel örgü parçaları ve birkaç direk kalmıştı. Bahçe bel hizasını aşan yabani otlarla kaplıydı: dulavratotu, ısırgan, dikenler, ayrık otları… Bir zamanlar ninesinin özenle ektiği sebze yatakları bu yeşil karmaşanın altında kaybolup gitmişti.

Elif, o bakımsızlığın ortasında dikilip kaldı. Boğazına acı bir düğüm oturduğunu hissetti. Bu, çocukluğa duyulan yumuşak bir özlem değildi. Karşısındaki sorunun büyüklüğünü bütün çıplaklığıyla fark etmenin verdiği ağır, neredeyse bedensel bir sızıydı. Bu evi ayağa kaldırmak için aylarca emek ve yüz binlerce lira gerekiyordu. Belki de en doğrusu evi tamamen yıkıp yeniden yapmaktı. Başka bir yol görünmüyordu.

Evin çevresini dolaştı. Çatısı çökmüş, yana eğilmiş kulübeye baktı. Giriş kapısını açmayı denedi; kapı sıkışmıştı, omzuyla yüklenmek zorunda kaldı. İçeri adım attığında yüzüne rutubet ve fare kokusu çarptı. Eşyalar olduğu gibi duruyordu: eski bir kanepe, masa, demir karyola… Hepsinin üzerinde kalın bir toz tabakası birikmişti. Duvar kâğıtları kabarıp yer yer kopmuş, paçavra gibi aşağı sarkmıştı. Isınmanın tek yolu olan soba ise en azından ciddi bir bakımdan geçmeliydi; belki de tamamen değiştirilmesi gerekecekti.

Elif yeniden dışarı çıktı. Verandanın sallanan basamağına oturdu, telefonunu çıkardı. Sinyal zayıftı ama annesini aramayı başardı.

— Anne, evdeyim, — dedi.

— Nasıl buldun? — Fatma’nın sesi beklenmedik biçimde neşeliydi.

— Anne, burası dökülüyor. Çatı akıyor, döşemeler çürümüş, çit yıkılmış. Ev demeye bin şahit ister. Bildiğin harabe.

— Ah Elif’im, ne bekliyordun ki? Beş yıldır içinde kimse yaşamıyor. Elbette bakımsız kalmıştır. Ama toprağı güzel, havası temiz. Biraz toparlarsın, sana güzel bir yazlık olur.

— Toparlamak dediğin şey için çok büyük para lazım.

— Yavaş yavaş yaparsın. Hemen bugün taşınacak değilsin ya.

Elif tartışmayı uzatmadı. Annesiyle vedalaştı, telefonu cebine koydu. Sonra bir saat kadar daha arsada dolaştı; neyin önce yapılması gerektiğini, masrafın nereden başlayıp nereye varacağını anlamaya çalıştı. Fakat bu çaba da boşunaydı. Yapılacak işin ucu bucağı yoktu.

Bir hafta sonra ilk ödeme bildirimi geldi: arsa vergisi. Yıllık 4.200 ₺. Ardından emlak vergisi çıktı, 1.750 ₺ daha. Sonra köy idaresinden çöp toplama ve ortak alan temizliği için 1.050 ₺ tutarında bir yazı ulaştı. Elif hesap makinesini eline alıp rakamları alt alta topladı. Sadece zorunlu ödemeler yılda 7.000 ₺ ediyordu. Bu, onun bir aylık maaşının neredeyse beşte biriydi. İlçedeki okulda sınıf öğretmeni olarak kazandığı para, içinde kimsenin yaşamadığı bir eve gelişigüzel harcanacak kadar bol değildi.

Üstelik evin onarım istemesi ayrı bir meseleydi. Birkaç yıl daha böyle bırakılırsa tamamen çürüyüp gidecek, ama vergi dairesi yine de ödeme isteyecekti; en azından arsa için bu kaçınılmazdı.

Sonunda Elif, hiç değilse çatının durumunu öğrenmek ve ilk masrafı hesaplatmak için köyde tamir işlerinden anlayan birini çağırmaya karar verdi.

Şükrüye'nin Penceresinden