“Yani kardeşime mirasın işe yarayan kısmı, bana da otlar, çürük tahtalar ve vergiler, öyle mi? Ne güzel adalet. Buyurun, anahtarlar sizde kalsın” dedi Elif, anahtarlığı masaya sakinçe bıraktı

Hikâyeler
Bu adaletse, karanlık ve acımasızdır.

Bu iş için köyden Hasan’ı buldu; herkesin “Hasan amca” dediği, eskiden traktör süren, şimdilerde ufak tefek tamir işleriyle geçinen bir adamdı. Hasan gelip çatıyı baştan sona inceledi, sonra başını iki yana salladı.

— Bu iş öyle yama tutacak gibi değil kızım, dedi. Aslında komple değiştirmek gerekir. Ama şimdilik idare etsin, hiç değilse içeri su almasın dersen, üstünü membranla kapatır, çivilerle sağlamlaştırırım. Malzemesiyle birlikte üç bin beş yüz lirayı bulur.

Elif fazla düşünmedi. Başka seçeneği yoktu.

— Tamam, yapalım, dedi usulca.

Bir hafta kadar sonra Hasan amca bu kez pencerelere kontrplak çaktı. Köyün başıboş gezen çocukları camları kırmasın, gece vakti evsiz barksız biri içeri girmesin diye böyle olması gerektiğini söyledi. Bu da bin yedi yüz elli liraya mal oldu. Ardından ahır gibi kullanılan eski bölümde kalmış birkaç kutu boya ve fırça buldu; kepenkleri elinden geldiğince boyadı. Sırf ev uzaktan bakınca büsbütün terk edilmiş görünmesin diye.

Sonra eğilmiş, yer yer çökmüş tel örgüye bakıp sordu:

— Çiti de elden geçirecek miyiz?

Elif o tarafa baktı, derin bir nefes aldı.

— Şimdilik kalsın Hasan amca. Param yok.

— Sen bilirsin, dedi adam. Ama komşular hayvan salar, bahçeyi ezer geçerler.

Elif yorgun bir sesle karşılık verdi:

— Ezilecek bir şey kalmadı zaten.

Şehre döndüğünde içinde tuhaf bir aldatılmışlık hissi vardı. Kimse ona açık açık yalan söylememişti belki; ama kimse gerçeği de bütün çıplaklığıyla anlatmamıştı. Annesi hep huzurlu bir köy evi masalı kurmuştu gözünün önüne: sessizlik, özgürlük, kendine ait bir yer… Murat ise zaten işin o tarafıyla ilgilenmemişti. Ona daire düşmüştü; gerisi onun meselesi değildi.

Murat bu arada hiç vakit kaybetmeden harekete geçmişti. Kirada oturduğu evden çıkmış, miras kalan daireye yerleşmişti. Duvarları boyatmış, banyodaki eski tesisatı yeniletmiş, birkaç parça yeni eşya almıştı. İki ay geçmeden de daireyi kiraya vermek için ilana koydu. Çok sürmeden çocukları ve evcil hayvanları olmayan genç bir çift bulundu; ikisi de bilgisayar başında çalışan, işlerini evden yürüten insanlardı. Aylık on bin beş yüz lira net kira, faturalar ayrıca. Sözleşme de bir yıllıktı.

Murat bunu, ayda bir pazar günleri annelerinin evinde yapılan aile yemeklerinde büyük bir memnuniyetle anlatıyordu. Elif de o yemeklere çoğu zaman sessizce katılırdı.

— İyi insanlara denk geldim, diyordu Murat, ekmeğine tereyağı sürerken. İlk bakışta belli oluyor, düzgün kişiler. Çocuk yok, hayvan yok. Temiz, titiz insanlar. Kirayı da gününde yatırıyorlar, hatta bazen vadesinden önce gönderiyorlar.

Fatma bu sözleri gururla dinliyor, başını onaylar gibi sallıyordu.

— Aferin benim oğluma, diyordu yumuşak bir sesle. Baban yaşasaydı seninle gurur duyardı. Mirasını akıllıca değerlendirdin.

Elif önündeki çorbayı kaşıklarken tek kelime etmedi. İçinden, babasının belki onunla da gurur duyabileceğini geçirdi; eğer oturmadığı, oturmayı da düşünmediği, bütün çabasına rağmen ağır ağır yıkıntıya dönen bir ev için her ay para ödediğini bilseydi.

Aradan bir yıl geçti. Elif ikinci vergi döneminin ödemesini de yaptı. Yedi bin lira yine hiçbir karşılığı olmadan elinden çıkıp gitti. Ev yerinde duruyordu; ama durduğu yerde de sessizce çöküyordu. İlkbaharda ve yazın birkaç kez köye gidip apartman komşusundan ödünç aldığı benzinli ot biçme makinesiyle bahçedeki otları biçti, çöpleri poşetlere doldurdu. Fakat bütün bunlar boşa kürek çekmek gibiydi. Bir ay geçmeden her yer yeniden yabani otla kaplanıyor, rüzgâr yol kenarına atılmış poşetleri, plastik şişeleri getirip bahçeye yığıyordu.

Bir gün bilgisayarın başında oturmuş, banka uygulamasından yeni bir makbuzu ödemeye hazırlanırken birden durdu. Parmakları klavyenin üzerinde asılı kaldı. Aklından sade ama sarsıcı bir soru geçti: “Ben bunu niye yapıyorum?”

Soru öylesine açık, öylesine göz önündeydi ki Elif irkildi. Gerçekten de niye? Neden ödeme yapıyordu? Niçin istemediği, kullanmadığı, kendisine hiçbir fayda sağlamayan bir şey uğruna parasını, zamanını, gücünü tüketiyordu?

Duygusal hatıralar yüzünden mi? O hatıralar anneannesiyle, dedesiyle, çocukluğuyla ve eskiden içinde hayat olan o evle ilgiliydi. Küf kokan, farelerin cirit attığı, çürümeye yüz tutmuş bu kütük yığınıyla değil.

Geleceğe dair bir umut mu? Hangi gelecek? O evi adam akıllı onarmak için yüz binlerce lira gerekiyordu; onda öyle bir para yoktu, yakın zamanda olması da mümkün görünmüyordu. İlçedeki okulda sınıf öğretmeni olarak eline geçen maaş, kesintilerden sonra ayda on beş bin yedi yüz elli liraydı. Bunun üçte biri şehrin kenar mahallesindeki eski bir apartmanda tuttuğu tek odalı daireye gidiyordu. Bir üçte biri de yiyecek, faturalar ve günlük ihtiyaçlara harcanıyordu. Geriye yaklaşık beş bin iki yüz elli lira kalıyordu. İşte o paranın içinden evin vergilerini ödemeye çalışıyordu. Yani gerçekte ayı üç bin beş yüz lirayla döndürmeye uğraşıyordu. Birikim yapmak ise hayalden ibaretti.

Elif ödemeyi tamamlamadan uygulamayı kapattı. Kanepeye geçti, dizlerini kollarının arasına aldı ve uzun süre pencereye baktı. Camın ötesinde ince ince yağmur yağıyor, pencere pervazında bir sinek ağır ağır ilerliyordu.

İlkbaharın sonlarına doğru Fatma yine herkesi aile yemeğine çağırdı. Görünürdeki sebep Murat’ın doğum günüydü; otuz üç yaşına basıyordu. Sofrada üç kişiydiler: Fatma, doğum günü kutlanan Murat ve Elif. Masaya salatalar, fırında tavuk, patates konmuştu. Daha önce defalarca yaşanmış sıradan bir aile akşamıydı bu.

Yemek sırasında konu her zamanki gibi gündelik meselelere geldi. Murat, kiracıların banyoda küçük bir yenileme istediğinden yakındı. Bazı fayanslar yerinden oynamış, silikonlar kararmıştı.

— Mecburen masraf edeceğim, dedi ciddi bir sıkıntıyla uğraşıyormuş gibi iç çekerek. On bin beş yüz, belki on dört bin lira gider. Ama bu bir yatırım, anlıyor musunuz? Düzgün yaptırırsam kirayı on iki bin iki yüz elliye çıkarırım. Bir seneye kalmaz kendini amorti eder.

Fatma anlayışla başını salladı.

— Elbette oğlum. Mal mülk bakım ister. Ama sonra karşılığını verir.

Elif bu konuşmayı dinlerken içinde yavaş yavaş bir huzursuzluğun büyüdüğünü hissetti. Bu öfke değildi; Elif öfkesiyle hareket eden biri sayılmazdı. Daha çok soğuk, sessiz ve akla dayanan bir rahatsızlıktı. İçinde bulundukları durumun saçmalığına duyduğu rahatsızlık.

Murat on binlerce lira harcayacak, karşılığında her ay daha fazla kira alacaktı. Elif ise her yıl binlerce lira ödeyecek ve eline hiçbir şey geçmeyecekti. Üstelik herkes bunun doğal, hatta adil olduğuna inanıyordu.

Tam o sırada Fatma gülümseyerek ona döndü.

— Senin ev ne durumda Elifçiğim? Geçenlerde gittin mi oraya?

— Gittim, dedi Elif kısa bir cevapla. Geçen ay. Ot biçtim.

— Nasıl peki? Belki bahçeyi biraz güzelleştirirsin. Çiçek dikersin, birkaç çalı falan ekersin. Göze hoş görünür.

Elif çatalını tabağın kenarına bıraktı ve annesine baktı. Fatma içtenlikle gülümsüyordu; kendi sözlerinin ne kadar tuhaf duyulduğunun farkında değildi. Gerçekten anlamıyordu.

— Anne, sence miras paylaşımı adil oldu mu?

Soru sakin çıkmıştı. Neredeyse gündelik bir şey sorar gibiydi Elif. Ne bağırmıştı ne de hesap sorar bir tavır takınmıştı. Ama sesindeki ince ton, Fatma’nın susup gözlerini kırpmasına yetti.

— Şey… Ben adil olduğunu düşünüyorum, dedi kadın biraz duraksayarak. İkinize de pay düştü. Her birinizin kendine ait bir şeyi oldu.

Elif hafifçe güldü; bu alaycı bir gülüşten çok yorgun bir tebessümdü.

— Eşit pay mı?

Murat hemen dikkat kesildi. Kız kardeşinin sesinde hoşuna gitmeyen bir şey yakalamıştı. Bir şey değişiyordu. Elif şimdiye kadar hep sessiz, uyumlu, itiraz etmeyen biri olmuştu. Tartışmaz, karşı çıkmazdı. Oysa şu an bakışlarında daha önce görmediği bir sertlik vardı.

— Ne var bunda? diye sordu Murat, sandalyesinde dikleşerek. Sorun ne?

Elif sırtını sandalyeye yasladı. Kollarını göğsünde birleştirdi; bunu meydan okumak için yapmamıştı, sadece içindeki sıkışmayı dengelemek ister gibiydi.

— Murat, ayda on bin beş yüz liraya kiraya verdiği bir daire aldı, dedi. Bu yılda yüz yirmi altı bin lira temiz gelir demek. Ben ise sürekli masraf isteyen, her ay cebimden para emen bir ev aldım.

Şükrüye'nin Penceresinden