— Defol git buradan! Bıktırdın artık; geziyor, bakıyor, burnunu sokuyorsun! — Fatma bunları söylerken başını bile çevirmedi. Sırtı dönük duruyor, pencereye bakıyordu; sanki geliniyle değil de sokaktan geçen biriyle konuşuyordu. — Burası oğlumun evi, bunu da unutma. İstersek seni kapının önüne koyarız!
Ayşe koridorun ortasında olduğu yerde kaldı. Elinde market poşeti vardı; yüzünde ise tek bir kas bile oynamadı. Bunu öğrenmişti. Bu iki yıl içinde insana ağır gelen pek çok şeyi öğrenmişti.
Kayınvalidesi sekiz ay önce onların yanına taşınmıştı. Başta “iki haftalığına” denmişti; güya kendi eski apartmanında tadilat vardı. Sonra tadilat bitti, ama Fatma gitmedi. Öylece kaldı. Eve getirilip de bir daha çıkarılması unutulan iri bir eşya gibi.
Daire, Yenişehir tarafında yeni yapılmış bir sitede, iki odalıydı. Konut kredisini Ayşe ödüyordu; her ay, aksatmadan, seyahat acentesindeki maaşından. Kocası Murat bir oto tamircisinde çalışıyordu, fakat nedense ödeme günü gelmeden parası hep tükenmiş oluyordu. “İşte ufak bir aksilik çıktı”, “primleri geç yatıracaklarmış”, “bir borcu kapattım”… Her seferinde başka bir gerekçe. Ayşe artık dinlemeyi bırakalı çok olmuştu.
Cuma akşamı Fatma eve misafir getirdi. Üç kişiydiler: arkadaşı Emine, Emine’nin kocası ve Ayşe’nin hayatında ikinci kez gördüğü Hasan adında bir adam. Mutfağa yerleştiler; gazoz ve maden suyu şişeleri, çerez tabakları masaya dizildi, televizyonun sesi sonuna kadar açıldı.

Ayşe eve geldiğinde saat sekiz buçuğu geçmişti. Masanın üstünde, bir önceki benzer akşamdan kalma bulaşıklar yığılmış duruyordu. Küllük ağzına kadar doluydu. Yerde de dökülüp kurumuş bir şeyin yapışkan izi vardı.
— Murat. — Odanın kapısından içeri baktı. Kocası kanepede uzanmış, telefonunda bir şeyler karıştırıyordu. — Mutfaktaki hâli gördün mü?
Murat omuz silkti.
— Annem misafir çağırmış işte. Ne var bunda?
— Ne var bunda, — diye fısıltıyla tekrarladı Ayşe. — Hiç.
Arkasını döndü, banyoya girdi ve kapıyı kapattı. Aynada kendine baktı. Otuz bir yaşındaydı; gözlerinin altında koyu halkalar, saçları gelişigüzel toplanmıştı. Acentede işler en yoğun dönemindeydi. Sabah dokuzdan akşam yediye, kimi gün sekize kadar çalışıyor; eve döndüğünde limon gibi sıkılmış oluyordu. Evde de onu karşılayan manzara buydu.
Mutfaktan Fatma’nın kahkahası yükseliyordu; gür, patlayan, sanki sahnede seyirciye oynuyormuş gibi. “Ay Emine, sen de ne laflar ediyorsun!” Ayşe musluğu daha fazla açtı, suyun sesi mutfaktaki gürültüyü bastırsın istedi.
Fatma, insanın “içinin hesabı başka” diye tarif edeceği türden bir kadındı. Dışarıda neşeli, candan, herkesle şakalaşan, ikram eden, sarılıp hâl hatır soran biriydi. Ama bu yalnızca başkalarının yanında geçerliydi. Evde bambaşka birine dönüşürdü. Buyurur, söylenir, eşyaların yerini değiştirir, hoşuna gitmeyeni çöpe atardı. Bir keresinde Ayşe’nin yeni aldığı spor ayakkabılarını atmıştı. Gerekçesi de “rafta yer kaplamaları”ydı.
— O ayakkabılara iki bin yüz lira verdim, — demişti Ayşe o gün.
— Ne olmuş? Çirkin şeylerdi, — diye karşılık vermişti Fatma ve hiçbir şey olmamış gibi dizi izlemeye gitmişti.
Murat da o konuşma sırasında oradaydı. Tek kelime etmemişti.
Ayşe o akşam apartmanın önünde, arabasının içinde uzun süre oturmuştu. Öylece. Düşünerek.
Zamanla bir düzeni fark etmeye başlamıştı: Ne zaman sınır koymaya, bir şey söylemeye kalksa Fatma hemen ağlamaya başlıyordu. İstediği anda gelen yaşlar, kızaran gözler, titreyen dudaklar… “Ben bütün ömrümü oğluma verdim, şimdi beni kovuyorlar.” Murat da anında annesini teselli etmeye koşuyor, sonra Ayşe’ye sitemle bakıyordu; sanki bütün felaketin sebebi oymuş gibi.
Bu bir ustalıktı. Hem de gerçek bir ustalık.
Nisan ayında bir sabah Ayşe Tapu Müdürlüğü’ne gitti.
Ortada özel bir olay yoktu. Sadece vakti gelmişti. Bunu uzun zamandır düşünüyordu; özellikle de geçen yaz Fatma’nın Emine’nin yanında yüksek sesle, “Bu ev Murat’ındır, herkes haddini bilsin,” dediği günden beri. Ayşe o zaman cevap vermemişti. Yalnızca aklına yazmıştı.
Tapuda kırk dakika sıra bekledi. Sonra tapu kayıt örneğini aldı. Kâğıda baktı; her şey açıkça yazıyordu. Malik: Ayşe Yılmaz. Sadece o. Çünkü kredi onun adına çekilmişti. Çünkü peşinat olarak yatırılan seksen bin lira kendi birikiminden çıkmıştı. Çünkü o gün Murat, “Sen halledersin, senin gelirin daha düzenli,” demişti.
Ayşe belgeyi telefonuyla fotoğrafladı. Kâğıdı çantasına koydu.
Sonra karşıdaki küçük kafeye geçti, sütlü bir kahve aldı ve annesini aradı.
— Anne, misafir odasındaki kanepe boş mu?
— Elbette boş kızım. Ne oldu, geleceksin galiba?
— Belki. Şimdi değil… ama yakında.
Annesi fazla soru sormadı. Zaten ne zaman susması gerektiğini bilen bir kadındı.
Her şey cumartesi günü kesinleşti.
Fatma sabahın erken saatlerinden beri ters tarafından kalkmış gibiydi. Telefonda Emine ona bir şey söylemişti; ne söylediği belli değildi ama Fatma’nın canı fena sıkılmıştı. Evin içinde dolaşıyor, yüksek sesle iç çekiyor, tencerelerin yerini değiştiriyor, dolap kapaklarını çarpa çarpa kapatıyordu. Ayşe mutfak masasının başında kahvesi ve iş dosyalarıyla oturuyordu; pazartesiye kadar rezervasyonları kontrol etmesi gerekiyordu.
Fatma yanından geçerken lafı ortaya attı:
— Bari şu evi biraz toplasan.
Ayşe başını kaldırdı.
— Bu akşam toparlayacağım.
— Akşam toparlayacakmış! — Fatma hemen dönüp ona baktı. Sesindeki o tanıdık ton belirmişti bile; yüksek, bastırıcı, sanki evde değil de kalabalık bir pazarda bağırıyordu. — Sen burada nasıl yaşadığının farkında mısın? Her yer pislik içinde, düzen desen yok. Muratçığıma doğru dürüst yemek yapan da yok…
— Dur, — diye sözünü kesti Ayşe.
