“Defol git buradan! Bıktırdın artık; geziyor, bakıyor, burnunu sokuyorsun!” başını bile çevirmeden, sırtı dönük pencereye bakarak söyledi

Hikâyeler
Bu durum utanç verici, katlanılamaz bir haksızlık.

Ayşe önündeki dosyanın kapağını ağır ağır kapattı.

— Fatma, bu üsluba girmeyelim.

— Hangi üslupmuş o? Doğruyu söylemek mi? — Fatma çoktan masaya doğru yürümüş, iki elini beline dayamıştı. — Senin burada ne işe yaradığın bile belli değil. Ne evin hanımı gibisin ne de doğru düzgün bir eş!

— Anne, yeter artık. — Murat odadan çıktı; saçları dağınıktı, üzerinde tişört vardı, yüzünde de uykusu bölünmüş birinin bezgin ifadesi.

— Yetmez! — Fatma’nın sesi daha da yükseldi. — Beğenmiyorsa annesinin evine gitsin!

Ayşe bir an hiçbir şey söylemedi. Sonra başını usulca salladı; öyle sakin, öyle ölçülüydü ki bu sakinlik neredeyse ürkütücüydü.

— Tamam.

Yerinden kalktı. İçinde tapu kaydı, konut kredisi sözleşmesi ve üç yıldır ödediği bütün dekontların bulunduğu dosyayı eline aldı, yatak odasına geçti. Dolabı açıp daha önceden hazırladığı çantayı çıkardı. Murat kapının eşiğinde duruyor, ne yaptığını anlamaya çalışır gibi bakıyordu.

— Ayşe, ne oluyor? Nereye gidiyorsun?

— Anneme, — dedi Ayşe, hiç süslemeden.

— Ciddi misin sen? Annemin söylediği iki laf yüzünden mi?

Ayşe çantanın fermuarını çekti. Telefonunu, şarj aletini, araba anahtarını aldı. Evrak dosyasını da çantanın üstüne yerleştirdi.

— Gayet ciddiyim.

Fatma koridorda kalakalmıştı; sabah başladığından beri ilk kez susuyordu. Belki böyle bir tepki beklememişti. Belki Ayşe’nin her zamanki gibi yutkunup banyoya kapanacağını, sonra da hiçbir şey olmamış gibi bu evde yaşamaya devam edeceğini sanmıştı.

Ama Ayşe dış kapıyı açtı, çıktı ve kapıyı arkasından sessizce kapattı. Ne bir çarpma oldu ne de gereksiz bir gösteriş.

Asansörde elindeki dosyaya baktı. Evin belgeleri. Üç yıllık ödeme makbuzları. Kendi evi.

Telefonu titredi. Daha iki dakika geçmeden Murat arıyordu. Ayşe çağrıyı reddetti. Biraz sonra yeniden aradı; onu da kapattı. Telefonu cebine koyup otoparka çıktı.

Araba ilk çevirmede çalıştı. Ayşe bunu iyiye yordu.

Annesi şehrin öbür ucunda oturuyordu; trafik açık olursa kırk dakikalık yoldu. Geniş caddeden ilerlerken kafasının içi şaşırtıcı biçimde sakindi. Ne “ya şöyle olursa” vardı ne “acaba haksız mıyım” ne de “belki abarttım” düşüncesi. Sadece yol, trafik ışıkları ve kısık sesle çalan radyo.

Telefon üç kez daha çaldı. İkisinde Murat aradı, birinde numara kayıtlı değildi. Hiçbirine cevap vermedi.

Annesi kapıyı, Ayşe zile basmaya fırsat bulamadan açtı. Belli ki pencereden yolu gözlemişti.

— Gel kızım. Çayı demledim bile.

Ne olduğunu sormadı. Telaşlanıp ah vah etmedi, ellerini dizlerine vurmadı. Sadece çantayı aldı, köşeye bıraktı. Sonra mutfağa geçip karşılıklı oturdular; tıpkı Ayşe’nin çocukluğundaki gibi, ellerinde bardaklarla, aynı masanın iki yanında.

— Uzun mu kalacaksın? — diye sordu annesi.

— Henüz bilmiyorum, — dedi Ayşe dürüstçe.

Annesi başını salladı. Bir şey demeden bardaklara yeniden çay doldurdu.

Murat ertesi gün, pazar öğlene doğru geldi. Kapı çalınca Ayşe göz deliğinden baktı. Karşısında montunun önü açık, yüzünde suçlu bir ifade ile dikiliyordu. Alışıldık tabloydu.

Kapıyı açtı.

— Ayşe, konuşalım artık. — Murat içeri adım attı, etrafına sanki kayınvalidesinin evine değil de ciddi bir görüşmeye gelmiş gibi göz gezdirdi. — Annem biraz ileri gitti, biliyorsun onun bazen dili böyle…

— Murat. — Ayşe kollarını göğsünde birleştirdi. — Özür dilemeye mi geldin, açıklama yapmaya mı?

Murat duraksadı.

— Yani… ikisi de.

— O zaman önce birincisinden başla.

Yüzünü belli belirsiz buruşturdu; çok küçük bir hareketti ama Ayşe kaçırmadı. İşte o ifade… Ondan net bir şey istendiğinde, bu netlik onu rahatsız ettiğinde takındığı ifade. Murat belirgin sözleri sevmezdi. Çünkü belirgin sözler sorumluluk isterdi.

— Özür dilerim, — dedi sonunda. — Onunla daha önce konuşmam gerekirdi. Haklısın.

— Onunla gerçekten konuştuğunda ve annen kendi evine döndüğünde beni ararsın. O zaman geri gelirim.

Murat ağzını açtı.

— Ayşe, o öylece…

— Onun ayrı evi var, — diye sözünü sakince kesti Ayşe. — Tadilatı da çoktan bitti. Sekiz ay önce.

Murat yirmi dakika sonra eli boş çıktı gitti. Annesinin mutfağında ise bu ziyaretin ardından kısa ama yerinde bir yorum kaldı:

— İyi çocuk aslında. Yazık ki annesinin gölgesinden çıkamamış.

Pazartesi sabahı Ayşe işe gitti. Her zamanki gibi dokuzda oradaydı; girişteki makineden kahvesini aldı, masasına geçti. İş arkadaşları ya hiçbir şey fark etmedi ya da fark etmemiş gibi davrandı. Gün çabuk geçti; sezon yoğunluğu, tatil programları, müşteriler, telefonlar derken akşam altıya doğru hayatının değiştiğini neredeyse unutmuştu.

Neredeyse.

Çarşamba günü Fatma aradı. Ayşe ekranda ismi görünce bir süre bakakaldı; açsa mı açmasa mı diye düşündü. Sonunda cevap verdi.

— Ayşe, — Fatma’nın sesi alışılmadık derecede kısıktı. Neredeyse insana benziyordu. — Sen de koskoca kadınsın. Böyle birden çekip gitmek olmaz.

— Olur, — dedi Ayşe.

— Belki biraz fazla konuştum…

— Fatma, açık konuşalım. Sekiz aydır benim evimde yaşıyorsunuz. Konut kredisini ben ödüyorum. Misafir çağırıyorsunuz, arkanızı toplamıyorsunuz, eşyalarımı atıyorsunuz. Bu “fazla konuşmak” değil; bu artık yerleşmiş bir düzen.

Kısa bir sessizlik oldu.

— Neyin düzeniymiş bu? — diye homurdandı Fatma. İşte eski tonu yeniden sızmıştı; keskin, tanıdık, iğneleyici. — Ev senin üstüne yapıldıysa, Murat’ın kredi geçmişi uygun olmadığı içindi. İnsanlık hesabıyla bakarsan o ev yine onun evi sayılır.

Ayşe az kalsın gülecekti. İnsanlık hesabıyla.

— Ne düşündüğünüzü anladım, — dedi sesini bozmadan. — Hoşça kalın.

Ve aramayı kapattı.

O akşam evrak dosyasını çıkarıp her şeyi yeniden, satır satır inceledi. Konut kredisi sözleşmesi: borçlu Ayşe Yılmaz. Tapu kaydı: malik Ayşe Yılmaz. Ödeme dekontları: ödeyen Ayşe Yılmaz. Her şey temizdi. Her şey ona aitti.

Sonra bankanın uygulamasını açtı, kalan borca baktı. Önünde dört yıl daha ödeme vardı.

Şükrüye'nin Penceresinden