— Ayşe, benim gri balıkçı yaka kazağım nerede? Bir de buzdolabında niye lor yok? Annem dün özellikle almamı söylemişti.
Ayşe, elindeki tabakla lavabonun başında öylece kalakaldı. Mehmet mutfak kapısında dikiliyordu; şantiyeye gitmek için çoktan giyinmiş, aceleci ve sinirli bir hâli vardı. Onun hemen arkasında, rengi solmuş sabahlığıyla kayınvalidesi Fatma’nın gölgesi belirmişti.
— Kazak dolapta, kışlıkların olduğu rafta, — dedi Ayşe alçak bir sesle. — Lor peynirini ise… alamadım. Param yoktu.
— Nasıl yoktu? — Fatma, oğlunun yanından sıyrılıp mutfağa girdi. — Mehmet geçen hafta sana para vermedi mi?
Ayşe gözlerini yere indirdi. O para, evin faturalarına ve yine aynı kayınvalidenin ilaçlarına gitmişti. Fakat bunu anlatmanın bir anlamı yoktu; bu evde onun söylediği hiçbir sözün ağırlığı yoktu.

— Orada put gibi durmayı bırak artık! — diye parladı Mehmet. — İşe geç kalıyorum, sen hâlâ lafı uzatıyorsun. Emine’den borç iste, ne de olsa arkadaşın sayılır.
Dolabın kapağını sertçe çarptı, kazağı çekip aldı ve koridora doğru kayboldu. Fatma ise başını iki yana salladı; yüzünde, sanki bütün yükü o taşıyormuş gibi acıklı bir ifade vardı.
— Oğlumu iyice tüketiyorsun Ayşeciğim. Adam sabahtan akşama kadar canını dişine takıp çalışıyor, eve gelince de huzur bulamıyor. Bizim zamanımızda kadınlar kocalarına böyle davranmazdı.
Dış kapı gürültüyle kapandı. Ardından dairenin içine ağır, boğucu bir sessizlik çöktü. Ayşe, önündeki margarimli ekmeği alışkanlıkla çiğnemeye devam etti; tereyağı ancak misafir geleceği zaman ya da bayramlarda alınırdı. İçinden aynı soru dönüp duruyordu: Neden hâlâ buna katlanıyordu? Neden çıkıp da “Ben de çalışıyorum,” diyemiyordu? Her gün okulda altı ders anlatıyor, sınıf öğretmenliği yapıyor, öğrencileri sınavlara hazırlıyor; eve dönünce de çamaşır, temizlik, yemek derken üç kişilik düzeni tek başına sırtlıyordu. Bütün bunları da kocasının lütfeder gibi verdiği “kadın masraflığı” denilen üç beş kuruşla yürütmeye çalışıyordu.
Tam bu düşünceler içinde boğulurken kapı zili çaldı. Eşiği geçer geçmez beşinci kattaki komşusu Emine göründü; elinde pazar torbası vardı.
— Ayşe, nasılsın? Yine yüzün düşmüş senin.
— İyiyim, bir şey yok, — diye cevap verdi Ayşe otomatik bir sesle ve komşusunu mutfağa aldı.
— Bırak şimdi bunu. Kırk beş yaşında kadınsın, hâlâ biri biraz sert konuşsa küçük kız çocuğu gibi kızarıp bozarıyorsun. — Emine lafı dolandırmayı sevmezdi. — Söyle bakalım, bu sefer ne oldu?
İşte o anda Ayşe’nin içinde yıllardır zorla tutulan bir şey çatladı. Kelimeler, sanki kendi yolunu bulmuş su gibi dökülmeye başladı. Alamayıp dolaba koyamadığı lor peynirinden, bitmeyen suçlamalardan, en temel ihtiyaçlara bile yetmeyen paradan, kayınvalidesinin onu evin gelini değil de hizmetçisi gibi görmesinden tek tek söz etti.
Emine bir süre onu dikkatle dinledi. Sonra birden sesini alçalttı:
— Sen bu evin yarısında hakkın olduğunu biliyor musun?
Ayşe şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Ne hakkı? Tapu Mehmet’in üzerine…
— Peki ya bu ev alınırken kullanılan para? Senin anne babandan kalan dairenin satışından gelmedi mi? — Emine sandalyesini biraz daha yakına çekti. — Siz o sırada evliydiniz. Tapu kimin üstüne olursa olsun, senin de hakkın var.
Ayşe’nin parmakları masanın kenarına tutundu. Böyle bir şeyi hiç düşünmemişti; daha doğrusu düşünmeye cesaret edememişti.
— Ama belgeler onun adına düzenlendi…
— Bu her şey bitti demek değil. Kanun var, hak var. — Emine gözlerini ondan ayırmadan konuştu. — Dinle, ya şöyle yapsan…
Cümleyi tamamlamadı. Buna rağmen Ayşe ne demek istediğini anlamıştı. Göğsünün içinde ince bir sızı kımıldadı; korku muydu, yoksa yıllardır unutulmuş bir umut mu, kendisi de ayırt edemedi. Boşanmak mı? Otuz yıllık evlilikten sonra? Hem nasıl yapacaktı? Geçimini neyle sağlayacaktı? Çocuklar ne derdi?
Emine kalkmadan önce elini onun elinin üzerine koydu.
— Hiç değilse düşün, Ayşe. Ömrünün kalanını birilerinin hizmetinde geçirmeyi gerçekten istiyor musun?
Komşusu gittikten sonra Ayşe uzun süre mutfakta tek başına oturdu. Bakışları pencereye takılı kaldı. Apartmanın avlusunda çocuklar oynuyor, genç anneler bebek arabalarını yavaş yavaş gezdiriyordu.
