“Yani beni çöplükten bulup çıkardığın yoksul biri gibi mi görüyorsun?” diye küçümseyen Mehmet; Ayşe bıçağı havada dondu

Hikâyeler
Küçültücü gururun gölgesi boğucu ve utanç verici.

— Sosluğunu uzat. Ha bir de, bu et niye böyle lastik gibi? Yine indirim reyonundan bonfile diye bir şey mi aldın, yoksa benim arkadaşlarıma ayakkabı tabanı da yeter diye mi düşündün? — Mehmet’in sesi dışarıdan bakınca gevşek, hatta umursamaz bir rahatlık taşıyordu; fakat masanın öbür ucuna savurduğu her kelimenin içinde saklanma gereği duymayan bir küçümseme vardı.

Ayşe, elindeki bıçak havada kalmış gibi dondu. Göğsünün tam ortasında, soğuk ve sert bir düğümün yavaş yavaş sıkıldığını hissetti. Masanın üzerine o yapışkan, insanı yerin dibine sokan sessizlik çöktü; hani konuklar bir anda masa örtüsünün desenleriyle ya da tabaklarının içindekilerle gereğinden fazla ilgilenmeye başlarlar da ev sahipleriyle göz göze gelmemek için ellerinden geleni yaparlar. Mehmet’in eski dostu Ali ile eşi Zeynep de tam olarak öyle yapıyordu. Mehmet ise yüksek arkalıklı deri sandalyeye yayılmış, elindeki kadehte koyu renkli nar şerbetini ağır ağır çeviriyordu. Kendini bir davetin padişahı gibi görüyor, yüksek tavanlı eski apartmandaki geniş üç odalı daireyi de kendi tahtı sayıyordu.

— Yani beni çöplükten bulup çıkardığın yoksul biri gibi mi görüyorsun? Ben senden üç kat fazla kazanıyorum! Ama sen yine de bu evi, bu metrekareleri başıma kakıp duruyorsun.

— Et gayet iyi, Mehmet, — dedi Ayşe, sesini düz tutmaya çalışarak tabağındaki parçadan küçük bir lokma kesti. — Çiftlik ürünleri satan yerden özel dana eti sipariş ettim. Sana sert geldiyse belki benim yemek yapmamı konukların önünde eleştirmek yerine dişlerine baktırman daha doğru olur.

Ali ortamı yumuşatmak ister gibi kısa bir kahkaha attı, fakat ev sahibinin kurşun gibi ağır bakışı üzerine hemen sustu. Mehmet, kendisine karşılık verilmesinden hoşlanmazdı. Hele tanıkların önünde hiç hoşlanmazdı. Üstelik cevap veren kişi, onun zihnindeki düzene göre, sessizce tabaklara meze koyması ve bu evde bulunmasına izin verildiği için minnettar bir gülümsemeyle oturması gereken kadındı.

— Demek sesimiz de çıkmaya başladı? — Mehmet ağzını yana çarpıtarak güldü. Kendi kadehine yeniden şerbet doldurdu, ama Ayşe’nin boşalan kadehini özellikle görmezden geldi. — Görüyor musun Ali, İstanbul’da bir adres sahibi olmak insana neler yaptırıyor? Beş yıl önce, elinde yırtık pırtık tek bir valizle o unutulmuş kasabadan geldiğinde, valizin içinde filoloji diplomasından ve parlak bir gelecek hayalinden başka bir şeyi yoktu. O zaman sudan sessizdi. Şimdi bak, bana akıl veriyor. Dişlerimi tedavi ettirmemi söylüyor.

Ayşe’nin karşısında oturan Zeynep dizlerinin üzerindeki peçeteyi huzursuzca düzeltti, sonra da konuyu başka yöne çekmeye çabaladı.

— Mehmet, niye böyle konuşuyorsun? Ayşe çok iyi bir ev sahibi, yemek de gerçekten güzel olmuş. Hem eviniz de harika, Ali’yle her geldiğimizde tadilatına hayran kalıyoruz. Çok sıcak, çok zevkli bir yer.

— Ev benim, Zeynepciğim. Benim, — diye düzeltti Mehmet, manikürlü işaret parmağını havaya kaldırarak. — Kavramları birbirine karıştırmayalım. Ayşe burada, nasıl desem, süresiz misafir gibi. Biraz fazla kalmış, sonra da sınırları unutmaya başlamış bir konuk. Öyle değil mi Ayşe?

Ayşe çatalını ve bıçağını yavaşça tabağın kenarına bıraktı. Bıçağın porselene sürtünürken çıkardığı ses, olması gerekenden biraz daha keskin duyuldu. İçinde artık eski yıllardaki gibi kırgınlık da yoktu, ağlama isteği de. Evliliğin başlarında bu sözler onu paramparça eder, gecelerce içine kapanmasına neden olurdu. Oysa sevginin ya da en azından bağlılığın bir zamanlar durduğu yerde şimdi soğuk, hesap yapan, ayakta kalmaya programlanmış bir düzenek çalışıyordu. Kocasına baktı; tok, kendinden hoşnut yüzüne, kendi eliyle asla yıkamadığı pahalı gömleğinin üzerindeki sos lekesine baktı. Hissettiği tek şey yorgunlukla karışık bir tiksintiydi.

— Faturaları ben ödüyorum, Mehmet, — dedi, gözlerini onun yüzünün tam ortasına dikerek. — Yediğin yiyecekleri de ben alıyorum. Geceleri oyun indirmek için kullandığın interneti de ben ödüyorum. Arkanda bıraktığın pisliği temizleyen temizlik şirketinin parasını da. O yüzden burada “ev sahibi ve sığıntı” gösterisi yapmayı bırakalım.

— İşte başladı! — Mehmet sahnedeymiş gibi iki elini birden kaldırıp arkadaşlarına döndü; sanki onları işlenen büyük bir suçun tanığı olmaya çağırıyordu. — Duyuyor musunuz? İnterneti ödüyormuş! Yılın hayırseveri! Ali, düşünebiliyor musun? Ben bu kadını değeri on milyon lirayı aşan bir eve aldım, başını sokacak çatı verdim, duvarında eski halı asılı rutubetli kiralık odalarda sürünmekten kurtardım; o da kalkmış bana bin yedi yüz elli liralık elektrik faturasını gösteriyor!

— Ben bu semtte istediğim evi kiralayacak kadar kazanıyorum, — diye karşılık verdi Ayşe. Sesi alçaktı ama her hecesi netti. — Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Benim üç aylık primim, senin babanın şirketinde altı ay boyunca evrakları bir masadan ötekine taşıyarak aldığın maaştan fazla.

Mehmet’in yüzüne bir anda kırmızı lekeler yayıldı. Para meselesine dokunulması, onun en zayıf yerine basmak demekti. Babasının şirketinde orta kademede yönetici unvanı taşıyor, orada da asıl olarak soyadı sayesinde tutuluyordu. Ayşe ise büyük bir lojistik firmasında sıfırdan başlamış, hem kazançta hem de kariyerinde onu çoktan geride bırakmıştı. Mehmet bunu asla hazmedemiyordu. Çünkü bu gerçek, kafasında kurduğu düzeni darmadağın ediyordu: Ona göre kendisi lütuf sahibi adam, Ayşe ise onun el uzatıp kurtardığı yoksul kadındı.

— Para kazanıyormuş… — diye tısladı Mehmet. Masanın üzerinden öne doğru eğilirken tuzluğu devirdi. — Peki o parayı kimin sayesinde kazanıyorsun? Sana bu rahatlığı kim sağladı? Akşam buraya dönüyorsun; temiz, sıcak, düzenli bir eve geliyorsun. Kredi borcu düşünmüyorsun, ev sahibim beni kapının önüne koyar mı diye korkmuyorsun. Senin bir dayanağın var ve o dayanağı sana ben verdim! Bu ev olmasa maaşının yarısını yabancı bir ev sahibine kira diye verirdin, kalanıyla da hayatta kalmak için hazır erişte yerdin. Sen yükseldiysen, buna ancak ben burada yaşamana izin verdiğim için fırsat buldun. Sen asalaksın, Ayşe. Güzel giyinen, bakımlı, düzgün görünen ama yine de benim imkânlarıma yapışmış bir asalak.

— Mehmet, yeter artık, — dedi Ali alçak sesle, tabağını kendinden biraz uzaklaştırarak. Rahatsız olduğu her hâlinden belliydi. — Fazla ileri gidiyorsun. Konuyu değiştirelim. Biz buraya biraz soluklanmaya geldik, aile kavgası dinlemeye değil. Bir yudum iç, sakinleş.

— Ben kavga falan çıkarmıyorum, — diye atıldı Mehmet. Sürahiyi sertçe kavrayıp kendi kadehine öyle aceleyle şerbet doldurdu ki koyu kırmızı damlalar beyaz masa örtüsüne sıçradı. — Ben sadece gerçekleri adıyla söylüyorum. Çünkü anlaşılan hanımefendi kim olduğunu, nereden çıktığını unutmuş. Kendine pahalı bir çanta, iki de ciddi görünümlü takım aldı diye köklü İstanbullu olduğunu sanıyor. Yok canım, o kadar kolay değil. İnsanı kasabadan çıkarırsın belki, ama içine şükran duygusu yerleştirmek başka mesele. Bunun için herhâlde başka bir maya gerek; sendeki o değil.

Şükrüye'nin Penceresinden