Kadehindeki şerbeti bir dikişte bitirdi, sonra bardağı masaya öyle sert bıraktı ki camın sesi odanın içinde çatladı.
— Tatlıyı getir. Kahveyi de hazırla. Ali’ninki şekerli olsun, benimki her zamanki gibi. Çabuk. Bir de servis ederken yüzünü asma; sanki haysiyetinin cenazesindeymişsin gibi durma. Burada düzgün bir insanın evindesin.
Ayşe kahve makinesinin başında dikilirken öğütücünün çekirdekleri parçalayan tiz, rahatsız edici sesini dinliyordu. O ses sanki mutfaktan değil, doğrudan kafatasının içinden yükseliyordu. Elleri titremiyordu; tam tersine, kurşun dökülmüş gibi ağırlaşmıştı. Hareketleri ölçülü, soğuk ve neredeyse makineleşmişti. Fincanları tepsiye dizdi, birine şeker attı; karıştırmaya bile gerek duymadı. Az önce içinde kaynayan öfkenin yerinde şimdi buz gibi, uçsuz bucaksız bir boşluk vardı. Birden, artık hiçbir şeyi ispatlamak istemediğini anladı. Maaşını açıklamak, başarısını savunmak, kocasının ona layık gördüğü süpürgelik hizasından daha yukarı çıkmaya cesaret ettiği için özür dilemek istemiyordu.
Salona döndüğünde odanın havası elle tutulacak kadar ağırlaşmıştı; sanki bir bıçakla kesilip parçalara ayrılabilirdi. Ali başını telefonuna gömmüş, cuma akşamı saat dokuzda çok mühim iş meseleleriyle uğraşıyormuş gibi davranıyordu. Zeynep masa örtüsünün kenarını parmaklarının arasında buruşturuyor, gözlerini kaldırmaya cesaret edemiyordu. Yalnız Mehmet hâlinden fazlasıyla memnundu. İçindeki aşağılık duygusu, kibirle birleşip kana susamış bir canavara dönüşmüş; dili iyice çözülmüştü.
— İşte kahvemiz de geldi! — diye gür bir sesle duyurdu Ayşe tepsiyi masaya bıraktığında. Fincanlar birbirine çarpıp ince bir ses çıkardı ama kimse dönüp bakmadı. — Otur Ayşeciğim, otur. Ali’yle senin bu eve ilk gelişini konuşuyorduk. Hatırlıyor musun?
— Mehmet, artık yeter mi? — diye Zeynep alçak sesle araya girdi; sesinde sahici bir yalvarış vardı. — Kahvemizi içelim, daha güzel şeylerden söz edelim. Mesela planladığınız tatilden.
— Ben ne söyledim de kötü oldu? — Mehmet gerçekten şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. Kahvesine süt yerine koyu kıvamlı bir şerbetten birkaç damla ekledi. — Eski günleri anıyorum sadece. Hatırlıyor musun Ali, ilk buluşmamıza neyle gelmişti? O gri paltoyla… Hani sanki babaannesinden kalmış gibiydi. Bir de çizmeleri vardı… Ah, o çizmeler! Soğukta çatlamış suni deri, tabanı da herhâlde yapıştırıcıyla tutturulmuş. O gün içimden, “Allah’ım, ne zavallı bir yaratık,” demiştim.
Ayşe yavaşça yerine oturdu. Kocasına bir adli tıp uzmanının açılmış bir bedene baktığı gibi bakıyordu; duygusuz, yalnızca çürümenin ayrıntılarını kaydederek.
— O çizmeler, yurt parasını ödedikten sonra alabildiğim tek ayakkabıydı, — dedi kuru bir sesle. — Gündüz okula gidiyor, geceleri çalışıyordum. Ama bunu sen anlayamazsın Mehmet. Çünkü senin çizmelerini hep baban alırdı.
— İşte! — Mehmet zafer kazanmış gibi parmağını ona uzattı. — Duydunuz mu? Yine aynı ağıt! Çalıştım, çektim, süründüm! Peki seni o bataklıktan kim çıkardı? “Hadi, bende kal, ne yapalım,” diyen kimdi? Seni ben toparladım, ben giydirdim. Bahçe korkuluğu gibi dolaşıyordun ortalıkta. Şimdi benim koltuğumda oturmuşsun, yarın nerede yatacağını düşünmek zorunda kalmadığın için alabildiğin pahalı kıyafetlerin içinde bana laf yetiştiriyorsun, öyle mi?
Ali birden sandalyeden kalktı; sandalye az kalsın devriliyordu.
— Mehmet, ölçüyü kaçırıyorsun. Gerçekten artık sus. Bunu dinlemek midemi bulandırıyor. Ayşe senin karın, gar kapısında el açan biri değil.
— Otur yerine! — diye kükredi Mehmet; yüzü öfkeden çarpılmıştı. — Kendi evimdeyim ve canım ne isterse onu söylerim! Hepiniz onu başarılı sanıyorsunuz, değil mi? Kariyer yapmış hanımefendi! Lojistik bölümünün müdürüymüş, peh! Senin başarının beş kuruş değeri yok Ayşe! Sırtını dayayacak bir yerin olursa, ayda on beş bin lira kira düşünmezsen, konut kredisi için kuruş kuruş para biriktirmek zorunda kalmazsan, her budala günde on iki saat çalışıp başkalarının üstüne basarak yükselebilir. Sen boş bir kabuksun. Başarın dediğin şey benim eserim. Sana rahat edeceğin ortamı ben sağladım. Ben olmasaydım şimdi ya pazarda tezgâh açmıştın ya da o çıktığın kasabada, ayyaş bir adamdan üç çocukla kalakalmıştın.
Ayşe kendi fincanını eline aldı. Kahve sıcaktı; porselen parmaklarını yakıyordu. O acı, zihninin berrak kalmasına yardım etti. Mehmet’in nefretle titrediğini görüyordu. Bu nefret aslında doğrudan ona değil, onun Mehmet’in eli değmeden bir değer kazanmış olmasına yönelmişti. Kocasının affedemediği şey, Ayşe’nin bağımsızlığıydı.
— Başımı sokacak bir çatı vermiş olman, beni ayaklarının altında ezme hakkı mı veriyor sana? — diye sordu çok sakin, çok alçak bir sesle. Ama o anda çöken sessizlikte sesi silah sesi gibi duyuldu.
— Ben senin yerini bilmen gerektiğini söylüyorum! — diye bağırdı Mehmet, ayağa fırlayıp masanın üzerine doğru eğilerek. — Senin yerin minnet etmektir! Sen bu eve sığınmış birisin Ayşe. Ne kadar kazanırsan kazan, nasıl geldiysen hâlâ öylesin; içi boş, yoksul bir kız. İçinde hâlâ İstanbul’da tutunmaya aç gözlerle bakan o taşralı var. Ben seni sokaktan alınmış bir yavru köpek gibi sahiplendim, ısıttım, doyurdum. Şimdi de sana uzanan eli ısırıyorsun, öyle mi? Senin bana dua etmen gerekir!
Zeynep yüzünü elleriyle kapattı. Ali pencerenin yanında durmuş, yumruklarını sıkıyordu; belli ki arkadaşına bir tokat indirmemek için kendini zor tutuyordu. Ama Mehmet artık eşinden başka kimseyi görmüyordu. Sözlerinin nereye vardığının farkında değildi. Sahip olduğu sandığı güçten, “evin efendisi” olma duygusundan sarhoş olmuş; dönüşü olmayan sınırı çoktan aşmıştı.
— Demek ben, senin çöpten topladığın yoksul kadınım, öyle mi? — Ayşe ayağa kalktı. Ne ağlıyordu ne de titriyordu. Yüzü taş kesilmişti. — Sen gerçekten, şu yirmi metrekarelik beton parçasının beni senin gibi zavallı bir adamın yanında tutan tek şey olduğunu mu sanıyorsun?
— Başka ne olabilir? — Mehmet kahkahayı bastı; kahkahası sert, havlar gibi ve kötücül çıktı. — Büyük aşkın mı? Güldürme beni. Sen benim yanımda rahatlık için duruyorsun. Adresin İstanbul’da görünsün diye. Çıktığın o çukura geri dönmemek için. Sen bildiğimiz ev içi çıkar hesabı yapan bir kadınsın Ayşe. Yalnız sana parayla değil, metrekareyle ödeme yapıyorum.
Bu söz bardağı taşıran son damla oldu. Odanın havası, fırtına kopmadan önceki gökyüzü gibi ağırlaştı. Ayşe sandalyesini usulca geriye itti. Normalde sıcak ve yumuşak bakan kahverengi gözlerinde şimdi buz gibi bir parıltı vardı. Mehmet’e baktı; artık karşısında yıllardır tanıdığı adam değil, iç yüzü bütün çıplaklığıyla açığa çıkmış yabancı biri duruyordu.
