— Kız kardeşinin, okulu bitene kadar bizimle kalmasına razı oldum, Murat. Ama mezun olmasının üzerinden yarım yıl geçti. Artık buradan usulünce gitmesinin zamanı geldi. Bu evde hiçbir işe yaramadan yaşayan bir asalakla daha fazla uğraşmak istemiyorum.
Zeynep’in sesi sakindi; içinde ne öfke patlaması ne de titreyen bir kırgınlık vardı. Fakat kendi tabağını alıp lavaboya, Elif’in yağlı ve sos lekeleriyle dolu bulaşıklarının hemen yanına bırakış biçimi, bağırıp çağırmasından çok daha ağırdı. Porselenin metale çarpınca çıkardığı keskin sesle Murat irkildi. Bakışlarını güçlükle akşam yemeğinden kaldırdı. Günlerdir evin içine yayılan gerginliği görmezden gelmeyi seçmişti; ne var ki o ses, rahat kayıtsızlığının kabuğunu delip geçti.
— Yine ne oldu? — diye sordu, iştah kabartan et diliminden kopmakta zorlanarak.
Sesinde merak da yoktu, eşine anlayış gösterme çabası da. Daha çok, önüne bir kez daha önemsiz bir mesele çıkarılmış gibi yorgun ve sabırsızdı.
— “Ne oldu” mu? — Zeynep ona döndü. Kalçasını tezgâha dayadı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözleri sertleşmiş, bakışı iğne gibi keskinleşmişti. — Sence her şey yolunda mı Murat? Üniversite bitirmiş kız kardeşin yemek yedi, ardında pisliğini bıraktı; sanki burası lokanta, biz de onun peşinden toplayan garsonlarız. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi eğlence mekânına koştu.

Az önce banyodan bir yığın ıslak havlu taşıdım. Üstüne bir de yere akıttığı fondötenli suyu sildim. Şimdi de bulaşıkları ben yıkayayım, öyle mi? Çünkü sabah “hanımefendi” kirli bir lavabonun yanında kahvesini içmek istemez. Sana göre bu normal mi?
Murat lokmasını yuttu, çatalını tabağın kenarına bıraktı ve derin, kendini kurban gibi gösteren bir iç çekti. Bu konuşma onu huzursuz ediyordu. İşten sonra istediği tek şey sakinlikti; evde biraz sessizlik, biraz rahatlık. İki kadın arasındaki çatışmada hakemlik yapmaya hiç niyeti yoktu.
— Zeynep, yine başlama lütfen. O da çabalıyor. İş arıyor. Kendini bulmaya çalışıyor. Zor bir dönemden geçiyor. Yetişkin hayata alışması için zamana ihtiyacı var.
Sözleri öylesine tanıdıktı, öylesine ezberden söylenmişti ki Zeynep’i artık incitmeye bile yetmedi. Sadece kısa ve kuru bir kahkaha attı. Bu, aynı plağı yüzlerce kez dinlemiş, üzerindeki bütün çizikleri ezbere bilen birinin gülüşüydü.
— Zor olan benim hayatım, Murat. Her gün eve gelip burayı ucuz bir pansiyonla güzellik salonu arasında bir yere dönüşmüş görmek bana zor geliyor. Üç kişinin çamaşırını ben yıkıyorum, üç kişinin yemeğini ben yapıyorum, üç kişinin dağınıklığını ben topluyorum. Kız kardeşin ise eğlence yerlerinde ve alışveriş merkezlerinde “kendini arıyor.” İş falan aradığı yok. Arıyormuş gibi davranma zahmetine bile girmiyor. Sadece bizim sırtımızdan geçiniyor ve senin yumuşak tarafını kullanıyor.
— Bu kadarı haksızlık! — Murat’ın sesi yükseldi; kırılmış gibi dudaklarını sıktı. — O benim kız kardeşim. Onu öylece kapının önüne koyamam.
— Ben koyarım, — dedi Zeynep hiç duraksamadan.
Sakinliği ürkütücüydü. Ne bağırıyor ne de kendini kaybediyordu. Sanki çoktan verilmiş bir kararı yüksek sesle bildiriyordu.
— Bir haftası var. Tam yedi gün. Kendini aramak için başka bir yer bulsun. Ev olur, oda olur, bir arkadaşının yanı olur; beni ilgilendirmez. Yedi gün sonra hâlâ burada kalıyorsa, bu kez ben giderim. Hatta baktığım bir yer bile var. Ondan sonra kime bakacağına sen karar verirsin: kız kardeşine mi, bana mı?
Bu kesin sözlerin ardından gelen sabah kavga ile değil, sessizlikle başladı. Evin içine çöken sessizlik yoğun ve yapışkan gibiydi; odaları dolduruyor, havayı ağırlaştırıyordu. Zeynep her zamanki gibi saat yedide kalktı. İki fincan kahve hazırladı, iki dilim kızarmış ekmek çıkardı ve masaya tek kişilik bir omlet tabağı koydu.
Murat mutfağa buruşuk bir yüzle, uykusuz ve asık suratlı girdiğinde kendi payı hazır bekliyordu. Sandalyeye sessizce oturdu; eşinin gözlerine bakmamaya özellikle dikkat etti. Gece boyunca Zeynep’in yatışmış olmasını, söylediklerinin yalnızca anlık bir öfke patlaması sayılmasını ummuştu. Fakat masanın kusursuz düzeni, yalnızca iki kişi için hazırlanmış oluşu, içindeki son umudu da söndürdü.
Elif ise ortalarda görünmüyordu.
