Yaklaşık bir saat sonra Elif ortaya çıktı. Esneyerek, kollarını tembelce gererek mutfağa süzüldü; üzerinde kısa ipek bir şortla ince askılı bir üst vardı. Alışkanlıkla kahve makinesine yöneldi, fakat makine tertemizdi; içinde ne su ne de kahve kalıntısı vardı, sanki o sabah hiç kullanılmamış gibi boş duruyordu.
— Aa, kahve mi bitmiş? — diye ortaya seslendi. Bunu söylerken Zeynep’in hemen yerinden kalkıp bu “büyük eksikliği” gidermesini beklediği her hâlinden belliydi.
Kendi fincanını lavaboda çalkalamakta olan Zeynep, başını çevirmeye bile tenezzül etmedi.
— Bilmem. Ben kendiminkini içtim, — dedi. Sesi, sokakta yol soran bir yabancıya cevap verir gibi dümdüz ve uzaktı.
Elif bir an olduğu yerde kaldı. Sonra burnundan öfkeli bir nefes verdi ve buzdolabının kapağını gereğinden fazla sert kapattı. İçinden bir yoğurt aldı; masaya oturmadan, ayakta, kabın içinden kaşıkla yiyip bitirdi. Ardından boş kabı ve kirli kaşığı tezgâhın üstünde öylece bıraktı. Bu, savaşın ilk küçük işaretiydi. Zeynep ise görmezden geldi. Kendi tabağını yıkadı, lavabonun kenarını kuruladı, sonra işe hazırlanmak için odasına geçti. Yoğurt kabı tezgâhta kaldı; yapış yapış, küçücük ama inatçı bir kabalık anıtı gibi.
Günler bu şekilde akıp gitti. Ev, görünmeyen fakat her adımda hissedilen sınırlarla ikiye ayrılmış bir alana dönüştü. Zeynep akşam yemeğini iki kişilik hazırlıyordu. Alışverişi iki kişiye yetecek kadar yapıyordu. Çamaşır makinesine yalnızca kendi kıyafetlerini ve Murat’ınkileri atıyordu. Elif’in kirli sepetinde günbegün yükselen giysi yığını onu zerre kadar ilgilendirmiyordu. Salonu topluyor, yerleri siliyor, fakat Elif’in kupalarını ve çikolata ambalajlarını bıraktığı koltuk köşesini özellikle olduğu gibi bırakıyordu. Asıl cephe ise banyoydu. Zeynep aynayı parlatıyor, lavaboyu tertemiz yapıyordu; ama Elif’in ardında bıraktığı krem tüplerine, açık kapaklara ve saç tellerine hiç dokunmuyordu.
Pasif iğnelemelerinin işe yaramadığını anlayan Elif, bu kez açık saldırıya geçti. Telefonla bağıra çağıra konuşuyor, arkadaşlarına “bazı insanların” kıskançlıktan ve hayatlarının boşluğundan delirdiğini anlatıyordu. Zeynep’le Murat evdeyken gürültücü arkadaşlarını getiriyor, evin sakin havasını yabancı kahkahalarla ve ağır kokularla dolduruyordu. Kirli tabakları artık lavaboya bile koymuyordu; doğrudan masanın üzerine, özellikle de Zeynep’in oturduğu yerin dibine bırakıyordu.
Murat iki ateş arasında kalmıştı. Ortalığı yatıştırmak istiyor, ama her hamlesi zayıf, beceriksiz ve geç kalmış görünüyordu.
Üçüncü gün, yumuşak ve yalvarır gibi bir sesle söze girdi:
— Zeynep, çorbayı biraz fazla yapsan olmaz mı? Onun karşısında kötü hissediyorum kendimi…
Zeynep kitabından başını bile kaldırmadı.
— Kötü hissediyorsan sen yap. Tencerelerin yeri belli, — diye karşılık verdi, soğukkanlılığını hiç bozmadan.
Murat bu kez kız kardeşiyle konuşmayı denediğinde, konu daha ilk dakikada duygu sömürüsüne dönüştü.
— Murat abi, bana nasıl baktığını görmüyor musun? Benden nefret ediyor! Burada fazlalık gibiyim! Sen de böyle düşünüyorsan hemen eşyalarımı toplar, terminale giderim!
Ve Murat yine geri adım attı. Zeynep görmediğinde Elif’in arkasından gizlice bulaşık yıkamaya başladı. İki kişilik gergin sofralardan kaçmak için eve mantı, gözleme, hazır yemek ne bulursa söylüyordu. Sessizliği doldurmak uğruna iş yerinden anlamsız hikâyeler anlatıyor, yersiz şakalar yapıyordu; fakat karısının tarafında buz gibi bir duvara, kız kardeşinin tarafında ise küçümseyen, arsız bir yarım gülümsemeye çarpıyordu. Hiçbir şeyi çözmüyordu. Sadece kaçınılmaz olanı erteliyor, evin havasını her gün biraz daha zehirli ve dayanılmaz hâle getiriyordu. Zeynep’in başlattığı geri sayım işlemeye başlamıştı; üstelik her geçen gün sesi daha da yükseliyordu.
Altıncı gün, cumartesi akşamı, Murat son ve çaresiz hamlesini yaptı. Pahalı bir marketten aldığı iki ağır poşetle eve döndü. Poşetlerin içinde mermer dokulu dana antrikot, kuşkonmaz, güzel bir şişe nar şerbeti ve eskiden yalnızca baş başa, özel akşamları için aldıkları türden birkaç özenli yiyecek vardı. Bu onun beyaz bayrağıydı; acemice hazırlanmış, ama yine de barış niyeti taşıyan bir teklif.
İki kadını salonda buldu. Zeynep, kitabının arkasına sığınmış gibi koltukta okuyordu. Elif ise tırnaklarına oje sürüyor, keskin oje kokusu odanın her köşesine yayılıyordu. Murat poşetleri mutfak masasına bıraktı, boğazını temizledi ve temkinli bir sesle söze girdi.
— Şey, düşündüm de, bu akşam biraz farklı olsun istedim.
