“Artık buradan usulünce gitmesinin zamanı geldi. Bu evde hiçbir işe yaramadan yaşayan bir asalakla daha fazla uğraşmak istemiyorum” dedi soğukkanlılıkla, tabağını Elif’in bulaşıklarının hemen yanına bırakırken

Hikâyeler
Bu evin adaletsiz, boğucu sessizliği dayanılmaz.

— Sizi biraz şımartayım dedim, — diye ekledi Murat, neşesini olduğundan daha parlak göstermeye çalışarak. Aldıklarını mutfak masasına dizerken sesi gereğinden fazla canlı çıkıyordu. — Güzel bir aile yemeği yapalım. Oturalım, sakince konuşalım.

Zeynep kitabın üzerinden başını kaldırıp ona baktı. Tek kelime etmedi; çünkü ne olduğunu hemen anlamıştı. Bu, gerçek bir özür ya da barışma çabası değildi. Daha çok, karar açıklanmadan önce sanığı yumuşatmak için önüne iyi yemek konulan bir duruşmanın hazırlığıydı. Elif ise tam tersine canlandı. O, bu sofrada bir imkân görmüştü; kendisine ayrılmış küçük bir sahne.

— Ah Muratçığım, ne kadar düşüncelisin! — diye cıvıldadı. — Ne zamandır böyle hep birlikte oturmamıştık.

Bunu söylerken Zeynep’e hızlı, zafer kazanmış gibi bir bakış fırlattı.

Yemek, insanın boğazına düğümlenen türden ağır bir sessizlik içinde geçti. Murat bir mutfağa, bir masaya koşturuyor; bardaklara şerbet dolduruyor, eti dilimliyor, arada ortamı yumuşatmak için şaka yapmaya çalışıyordu. Fakat ağzından çıkan her espri, odanın ortasına düşüp parçalanıyor; iki kadının taş kesilmiş yüzlerine çarpıp sönüyordu. Sonunda bu gerginliği daha fazla taşıyamadı. Hafifçe öksürdü, ellerini masanın kenarında birleştirdi ve konuşmaya başladı.

— Kızlar, neden böyle davranıyoruz? Sonuçta biz bir aileyiz. Bir yolunu bulmamız lazım. Zeynep, Elif… Gelin, orta bir yerde buluşalım.

Elif çatalını hemen tabağın kenarına bıraktı. Yüzüne acılı, kırılmış, haksızlığa uğramış bir ifade yerleşti. Beklediği an buydu.

— Ben neyin pazarlığını yapacağımızı bile anlamıyorum Murat! — dedi, sesi birden yükselerek. — Sana en başından söyledim, ben ona batıyorum. Gözünde diken gibiyim. İstediği tek şey senin sadece ona ait olman. Hayatında ondan başka kimse kalmasın istiyor. Ben senin kanındanım, öz kardeşinim. O ise… O beni buradan kapının önüne koymaya çalışıyor!

Konuşması yüksek, gösterişli, neredeyse sahnedeymiş gibiydi. Tek seyircisi de ağabeyiydi. Zeynep ona bakma zahmetine bile girmedi. Peçeteyi aldı, dudaklarını ağır bir hareketle sildi. Sonra başını Murat’a çevirdi. Sesi alçaktı; ama mutfağa çöken ölü sessizlikte herhangi bir bağırıştan çok daha keskin duyuldu.

— Murat, onunla tartışacak hiçbir şeyim yok. Bu konuşma seninle benim aramda. Sen benden beklememi istedin. Ona zaman tanımamı söyledin. Altı ay geçti. Bu altı ay içinde dört iş görüşmesine gitti; ikisine geç kaldı. Kendi odasının dışındaki hiçbir yeri bir kez olsun temizlemedi. Eve bir ekmek bile almadı. Geçen ay, “ufak tefek masraflar” için verdiğin kredi kartından taksilere ve kafelere 5.250 lira harcandı. Kırdığı saç kurutma makinesini, parfümlerle mahvettiği banyo paspasını saymıyorum bile. Bunlar yorum değil, gerçek. Geri kalanı boş laf.

Söylediği her cümle, Murat’ın zaten zayıf duran barış umutlarının tabutuna tek tek çakılan çiviler gibiydi. Zeynep ne bağırıyor ne hakaret ediyor ne de kendini acındırıyordu. Sadece olanları sıralıyordu. İşte bu yüzden, Murat için herhangi bir gözyaşından ya da öfke nöbetinden daha ürkütücüydü. Kız kardeşine baktı; Elif’in yüzü alınmışlıkla buruşmuştu. Karısına döndü; Zeynep’in ifadesi sakindi, kapalıydı, geçit vermiyordu. Murat kendini iki duvar arasında sıkışmış buldu.

Ve seçimini yaptı. Güçsüz bir insanın, her zamanki gibi daha kolay olana yönelen seçimini. Gerçeğin yüzüne bakmak yerine kız kardeşinin oyununa teslim olmak ona daha basit geldi.

— Ama sen neden bu kadar… bu kadar katısın? — diye zorlandı, sesine istemeden de olsa sitem karıştı. — Biraz daha insanca davranamaz mıydın ona? Yardım etmeyi, anlamayı deneyemez miydin? Görüyorsun, onun için de kolay değil. Neden hiç geri adım atmak istemiyorsun? Evimizi savaş alanına çevirdin!

Zeynep’in duyması gereken tek cümle buydu. Murat yalnızca kardeşini savunmamıştı; suçu Zeynep’in üzerine yıkmıştı. O anda Zeynep, kendisine verilen o bir haftanın aslında baştan sona gereksiz olduğunu anladı. Karar çoktan verilmişti; hem de onun yerine.

Pazar sabahı, aldatıcı bir sessizlikle doğdu. Yedinci gündü; son gün. Elif, kesin ve tartışmasız bir zafer kazandığından emin bir rahatlıkla banyoda gereğinden fazla oyalandı. Sonra mırıldanarak, kendi kendine hareketli bir ezgi tutturmuş hâlde mutfağa girdi. Tavırlarında, evin yönetimini sonunda resmen devralmış birinin rahatlığı vardı. Murat ise masada oturuyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden