“Ne olur ne olmaz,” dedi Mehmet — annesine dairenin anahtarlarını verirken Ayşe’nin özel alanını ihlal etti

Hikâyeler
Bu adaletsiz düzen içimi kavuruyor.

Garip ama içindeki bu kesinlik, üç yıl boyunca sürüp giden belirsizlikten daha hafif gelmişti ona.

— Anlıyorum, — dedi Ayşe sakince. — Annenin yanına git, Mehmet.

Mehmet kaşlarını çattı.

— Ne diyorsun sen?

— Gayet ciddiyim. Git. Eşyalarını yarın, kafan biraz durulunca toplarsın. Anahtarları komşuya bırakırım.

Mehmet bir süre yüzüne baktı; sanki Ayşe’nin az sonra güleceğini, söylediklerini geri alacağını, “Öyle demek istemedim,” diyeceğini bekliyordu. Fakat Ayşe ne güldü ne de geri adım attı.

— Ne yaptığının farkında değilsin, — dedi Mehmet alçak sesle.

— Tam tersine, — diye karşılık verdi Ayşe. — İlk kez bu kadar farkındayım.

Koridordan Fatma’nın sesi yükseldi. Büyük bir zafer kazanmış gibi, zaten başından beri bu kadında ne akıl ne de yürek olduğunu bildiğini söylüyordu. Ahmet de onun sözlerini onaylayan birkaç mırıltı ekledi. Mehmet kapının yanında bir dakika kadar daha bekledi. Sonra montunu aldı, hiçbir şey söylemeden çıktı.

Ayşe kapıyı kapattı. Yeni kilidin tok sesi evin içinde kısa ve net bir çizgi gibi yankılandı.

Ardından mutfağa geçti, ocağa çaydanlığı koydu ve pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. Dışarıda hava çoktan kararmıştı. Camda yalnızca mutfağın solgun ışığı ve kendi yorgun yüzü görünüyordu.

Mehmet eşyalarını iki gün sonra aldı. Sabah gelmişti; Ayşe o sırada işteydi. Kıyafetlerini, dizüstü bilgisayarını, bazı evraklarını toplamıştı. Ayşe’nin komşuya bıraktığı yeni anahtarları ise mutfak masasının üstüne koymuştu. Anahtarların yanında kısa bir not vardı. Düşünmek için zamana ihtiyacı olduğunu yazmıştı.

Ayşe notu okudu. Kâğıdı düzgünce katladı, çekmeceye yerleştirdi.

Zaman yalnızca Mehmet’in ihtiyacı olan bir şey değildi. Ayşe’nin de zamanı vardı. Üstelik o artık düşünmeye başlamıştı; telaşsız, ağlamadan, insanın uzun süre ertelediği bir kararı sonunda verdiğinde içine yerleşen o berrak akılla.

Bir hafta sonra bir avukata gitti. Acele ettiği için değil; neyle karşı karşıya olduğunu, işlerin hukuken nasıl yürüyeceğini bilmek istiyordu. Avukat, orta yaşını geçmiş, dimdik oturan, lafı uzatmayı sevmeyen bir kadındı. Ayşe durumu baştan sona anlattı. Kadın sessizce dinledi, önündeki kâğıda birkaç not aldı. Sonra ilk peşinatla ilgili belgelerin ve konut kredisi ödemelerine dair kayıtların bulunup bulunmadığını sordu.

Belgeler vardı. Ayşe hiçbir şeyi atmamıştı. Banka dökümleri, makbuzlar, satış sözleşmesi, kredi evrakları, hesap hareketleri… İnşaat şirketinde dört yıl boyunca hesap kitapla uğraşmış olmasının bir faydası olmuştu; düzenli arşiv tutmak onda alışkanlığa dönüşmüştü.

Avukat evrakları tek tek inceledi. Bir süre sonra başını kaldırıp kısa bir cümle kurdu:

— Eliniz güçlü.

Bundan sonrası kendi akışında ilerledi. Ağır ağır, mahkeme yoluyla, bilirkişi incelemeleriyle, Mehmet’in meseleyi kendi şartlarına göre “tatlıya bağlama” çabalarıyla… Ayşe görüşmelere gitti, dinledi, fazla konuşmadı. Cevaplarını kısa ve net verdi.

Fatma bir gün telefon açtı. Ayşe’nin bir gün pişman olacağını, yapılan haksızlığın insanın karşısına mutlaka çıkacağını söyledi. Ayşe, bu görüşü not edeceğini belirtti ve kibarca telefonu kapattı.

Dava üç ay sürdü. Ayşe mahkemeye bütün dosyayı sundu: evin alımına ilişkin sözleşmeler, kendi birikimlerinin kaynağını gösteren belgeler, konut kredisi ödeme geçmişi, taksitlerin büyük bölümünün onun hesabından yatırıldığını ortaya koyan kayıtlar… Mehmet pay oranına itiraz etmeye çalıştı, fakat avukatının elinde dayanabileceği fazla bir şey yoktu.

Sonunda mahkeme kararını verdi. Dairenin üçte ikilik payı Ayşe’ye ait sayıldı. Mehmet’e ise gerçekten yaptığı katkıyla orantılı bir ödeme yapılmasına hükmedildi. Fatma’ya gelince; ona hiçbir hak tanınmadı. Çünkü o daire üzerinde hiçbir zaman hukuki bir hakkı olmamıştı. Sadece bugüne kadar kimse bunu ona açıkça hatırlatma zahmetine girmemişti.

Ayşe kararı sıradan bir iş gününde, öğle arasında öğrendi. Avukatından gelen mesajı okudu, telefonun ekranını kapattı ve önündeki çorbayı bitirdi. İçinde büyük bir sevinç patlaması olmadı. Daha çok, uzun zamandır omzunda taşıdığı ağır bir yükün nihayet yere bırakılması gibi sessiz bir rahatlama vardı.

Bütün işlemler tamamlandıktan yaklaşık bir ay sonra, Ayşe kauçuk çiçeği için yeni bir saksı aldı. Büyükçe, seramikten, toprak renginde bir saksıydı bu. Bitkiyi dikkatle eski kabından çıkardı, köklerini incitmemeye çalışarak yeni toprağa yerleştirdi. Sonra yine pencerenin yanındaki eski yerine koydu.

İlk birkaç gün yaprakları hafifçe sarktı. Ayşe bunun normal olduğunu biliyordu; yer değiştiren her canlı biraz sendeleyebilirdi. Fakat sonra bitki toparlandı. Gövdesi dikleşti, yaprakları yeniden parladı ve pencereye doğru uzanmaya başladı.

Ayşe sabahları elinde kahvesiyle onu seyrederken, içinden şu düşünce geçti: Belki de bu bitkinin çoktan daha geniş bir yere ihtiyacı vardı. Sadece bugüne kadar kimse onu yeni bir saksıya almamıştı.

Şükrüye'nin Penceresinden