Elif bu evi neredeyse tek başına almış sayılırdı. Bunu oturup hesapladığı için değil; hayat onları o noktaya kendiliğinden sürüklemişti. O sıralar Emre iş değiştirmiş, yeni maaşı henüz doğru düzgün toparlanmamıştı. Bu yüzden peşinatın asıl yükü Elif’in omuzlarına binmişti. İnşaat şirketinde kıdemli muhasebeci olarak çalıştığı dört yıl boyunca kenara koyduğu birikimden 255 bin 500 ₺ çıkarmıştı. Emre’nin katkısı ise 28 bin ₺ olmuştu. Konut kredisi ikisinin adına düzenlenmişti ama ayda 7 bin 350 ₺ tutan taksitleri fiilen Elif ödüyordu; çünkü onun geliri düzenliydi, Emre’nin ise bazı ayları evin mutfak masrafını bile zor karşılayacak kadar dardı. Tapuda ikisinin de adı vardı, doğru. Yine de Elif, içinin en derininde bu evin kendisine ait olduğunu biliyordu. Bu cimrilikten ya da sahiplenme hırsından değildi; sadece ortada duran çıplak gerçek buydu.
Fatma, onların hayatına nikâhtan hemen sonra girmiş değildi aslında. Daha doğrusu, o zaten Emre’nin hayatından hiç çıkmamıştı; yalnızca önceden bu durum Elif’i ilgilendirmezken, evlilikten sonra onun da meselesi hâline gelmişti. Kaynanasının elinde evin anahtarları daha ilk günden vardı. Emre, daha taşınmadan önce anahtarın bir kopyasını annesine vermişti. Gerekçesi de hazırdı: “Ne olur ne olmaz.” Belki onlar işteyken tesisatta bir sorun çıkardı, belki kapıdan içeri girilmesi gerekirdi.
— Annem zaten yakında oturuyor, demişti Emre. Yürüyerek on dakika. Kolaylık olur.
Elif o gün karşılık vermemişti. Zaten evliliğin ilk zamanlarında çoğu şeye susarak yaklaşmıştı; bakıyor, tartıyor, alışmaya çalışıyordu. Belki de ortada büyütülecek bir mesele yoktu. Belki Fatma sadece fazla telaşlı, fazla korumacı, oğlunu kendi düzeninden ayırmayı beceremeyen bir kadındı. Böyle anneler vardı. Elif de sabretmeyi seçmişti.
Fakat Fatma’nın geliş saatleri hiçbir düzene bağlı değildi. Kimi sabah daha Elif yüzünü yıkayamadan, yedi buçuk sularında kapıda belirirdi. Kimi gün Elif evden çalışırken öğle vakti anahtar kilitte dönerdi. Bazen de akşama doğru, haber vermeden, telefon etmeden içeri girer; kapının ardından kaynanasının sesi duyulurdu:

— Ben geldim, korkmayın.
Elif ise her seferinde gerçekten irkilirdi.
Fatma’nın eve uğrayışı, öyle oturup iki laf etmek, bir bardak çay içmek için değildi. Onun her gelişi sanki denetim gibiydi. Odaları tek tek dolaşır, mutfak dolaplarını açar, buzdolabının içine bakar, tencerelerin yerini kendi aklına uygun biçimde değiştirirdi. Bir defasında yarım kilo bulguru çöpe atmıştı; ona göre bayatlamıştı. Oysa Elif onu yalnızca üç gün önce almıştı. Başka bir gün banyodaki bütün havluları çıkarıp başka bir dolaba yerleştirmişti. Sebebi de basitti: Ona göre havluların orada durması daha doğruydu.
Bu ziyaretlerin ardından Fatma mutlaka Emre’yi arardı. Elif konuşmaların tamamını duymazdı ama kocasının eve hangi yüz ifadesiyle geldiğine bakınca ne anlatıldığını hemen anlardı.
— Annem, yemek yaptıktan sonra ocağı silmediğini söyledi.
— Annem, banyoda yine eşyaların dağınık kaldığını söylüyor.
— Annem diyor ki, sen evin düzenini kurmayı hiç bilmiyormuşsun.
Elif onun yüzüne bakar, içinden aynı soruyu geçirirdi: Bu adam kendi ağzından çıkanları duyuyor muydu? Şu anda ne söylediğinin farkında mıydı?
Bir gün sesini yükseltmeden, olabildiğince sakin bir tonla konuştu:
— Emre, annenin haber vermeden eve gelmesini istemiyorum. Bu benim için rahat bir şey değil. Hoşuma gitmiyor. Kendi evimde güvende hissetmek istiyorum.
Emre derin bir nefes aldı; sanki karşısında en basit şeyi bile kavrayamayan bir çocuk varmış gibi sabır gösteriyordu.
— Elif, sonuçta annem bu. Kötülüğünden yapmıyor. Yardım etmeye çalışıyor sadece. Biraz idare et, zamanla sakinleşir.
Ama Fatma sakinleşmedi.
Aradan bir yıl geçti, ardından bir yıl daha. Kapıların habersiz açılması azalmadı. Uyarılar, iğnelemeler, evin içinde yapılan küçük müdahaleler de bitmedi. Elif dışarıdan bakıldığında tepkisini denetlemeyi öğrenmişti; ters cevap vermiyor, sesini yükseltmiyor, kendini tartışmanın içine atmıyordu. Fakat içinde sessizce yer değiştiren bir şey vardı. Her sabah gözlerini açtığında, daha yataktan kalkmadan bir an nefesini tutar olmuştu: Bugün gelecek mi, gelmeyecek mi? Her dönüş ihtimali, daha gerçekleşmeden bile içini daraltmaya yetiyordu.
