“Ne olur ne olmaz” dedi Emre, annesine evin anahtarını verince Elif’in sınırlarını aştı

Hikâyeler
Haklı öfke, sessiz teslimiyeti yavaşça yiyordu.

İşten çıktığı her akşam, apartman kapısına yaklaşırken adımları kendiliğinden ağırlaşıyordu. Kapının önünde bir an duruyor, içeri girmeden önce içinden aynı soruyu geçiriyordu: Her şey bıraktığı gibi mi duruyor, yoksa yine birileri eve girip çıkmış mı?

Kendi evi, artık insanın omuzlarından yükünü indirip rahatça nefes alacağı bir yer olmaktan çıkmıştı.

Asıl kırılma, sıradan bir salı günü yaşandı. Elif o gün işte biraz geç kalmış, eve ancak akşam sekiz sularında dönebilmişti. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, salondan sesler geldiğini fark etti. Mutfağa yönelince Fatma’yı ve elinde çantası olan, otuz beş yaşlarında hiç tanımadığı bir adamı gördü. Adam mutfak masasına kurulmuş, sanki yıllardır orada yaşıyormuş gibi rahat rahat yemek yiyordu.

Fatma, en ufak bir mahcubiyet belirtisi göstermeden açıklama yaptı:

— Bu Mert, benim yeğenim. Şimdilik kalacak yeri yok. Ben de birkaç gün sizde kalmasına izin verdim. Ev geniş zaten, yer var.

Elif mutfak kapısının eşiğinde donup kaldı. Mert başını kaldırdı, kısa bir selam verir gibi başını oynattı, sonra hiçbir şey olmamış gibi tabağına döndü.

Elif birkaç saniye sustu. Sesini yükseltmeden ama kelimeleri tek tek seçerek konuştu:

— Fatma Hanım, burası bizim evimiz. Bizim onayımız olmadan buraya kimseyi yerleştiremezsiniz.

Fatma elini hafifçe salladı; sanki mesele büyütülmeye değmeyecek kadar önemsizdi.

— Aman canım, abartma. İki üç gün kalacak, hepsi bu. Emre’nin de bir itirazı yok.

Akşam Emre eve geldiğinde, durumun gerçekten de onun gözünde sorun sayılmadığı ortaya çıktı. Daha doğrusu, annesinin böyle bir şey yapacağını önceden bilmiyordu; fakat öğrendiğinde de bunu gayet doğal karşıladı.

— Birkaç gün sadece, Elif. Adam zor durumda kalmış.

Elif ona bakakaldı.

— Emre, biz evde yokken annen bizim haberimiz olmadan tanımadığım bir adamı eve almış. Sence bu normal mi?

— Mert yabancı biri değil ki. Akraba.

— Senin akraban olabilir. Benim için yabancı.

Konuşma yine her zamanki gibi duvara çarptı. Söylenenler dönüp dolaşıyor, hiçbir yere varmıyordu. Mert dört gün boyunca evde kaldı. Elif o dört günün her saatinde, kendi evinde misafir gibi hareket etti; mutfağa girerken bile yabancı birinin varlığını hesaba katmak zorunda kaldı.

Bu olaydan sonra Fatma’dan anahtarları geri vermesini istedi. Bağırmadan, tartışma çıkarmadan, sadece sakin bir dille istedi.

Fatma buna güldü. Utanmış ya da yakalanmış gibi değil; gerçekten çok saçma bir şey duymuş gibi güldü.

— Bu ev benim oğlumun evi, — dedi. — Ben de istediğim zaman gelirim. Anahtarları falan vermem.

Elif yine sakin kalmaya çalıştı.

— Fatma Hanım, hukuken bu ev ikimizin üzerine. Ben de sizden rica ediyorum…

Fatma sözünü kesti. Sesinde öfke yoktu; daha çok, karşısındakinin itiraz etme hakkını baştan yok sayan katı bir kesinlik vardı.

— Sen benden hiçbir şey isteyemezsin. Emre, sen söyle şuna.

Emre de söyledi. Annesinin haklı olduğunu, eskiden beri düzenin böyle yürüdüğünü, Elif’in basit bir ilgiyi gereğinden fazla büyüttüğünü anlattı.

O konuşmadan sonra Elif artık açıklama yapmayı bıraktı. Çünkü belli ki burada kelimelerin bir karşılığı yoktu.

Beklemeye başladı. Bu bekleyiş boyun eğmekten değil, ne yapacağını tartıp biçmekten doğuyordu.

Son nokta, yine olağan görünen bir perşembe günü kondu. Elif o gün izin almıştı. Üst üste biriken yorgunluk ağır gelmiş, sadece evde kalıp sessizlik içinde dinlenmek istemişti. Öğleye doğru kapı kilidinden bir tıkırtı duyuldu. Elif salonda, elinde kahvesi ve dizlerinin üzerinde açık duran kitabıyla oturuyordu. Ardından antrede ayak sesleri duyuldu. Birkaç saniye sonra yatak odasındaki dolabın kapağının açıldığını işitti.

Elif fincanı yavaşça masaya bıraktı, ayağa kalktı ve yatak odasına doğru yürüdü.

Fatma açık dolabın önünde duruyordu. Elinde Elif’in iki hafta önce aldığı, koyu lacivert yeni paltosu vardı. Elif o paltoyu topu topu üç kez giymişti. Fatma ise onu sanki mağazada inceliyormuş gibi askıda çeviriyor, yakasına bakıyor, kumaşını gözden geçiriyordu.

— Fatma Hanım, — dedi Elif kapıdan.

Fatma irkilmedi bile. Sakin sakin arkasını döndü.

— Aa, evde miydin? Bilmiyordum. — Sonra elindeki paltoyu işaret ederek ekledi: — Bunu alsam bir şey olmaz, değil mi? Tam bana lazım olmuştu. Senin zaten bir sürü eşyan var.

Elif’in yüzünde hiçbir ifade değişmedi.

— Benim eşyalarıma dokunmayın.

Birkaç saniye boyunca Fatma’ya baktı. Sonra tek kelime daha etmeden arkasını dönüp odadan çıktı.

Fatma yaklaşık yarım saat sonra evden ayrıldı. Palto dolaptaki yerinde kaldı. Ama o gün, Elif’in içinde dağınık duran her şey kesin ve geri döndürülemez biçimde yerine oturdu.

Şükrüye'nin Penceresinden