“O artık benim canım annemin arabası oldu!” diye kahkaha atan Murat, Zeynep ise olduğu yerde taş kesildi

Hikâyeler
Bu kadar alçakça davranılması kahrediciydi.

Zeynep taksiden indiğinde, anne babasının oturduğu apartmanın kapısının önünde birkaç saniye öylece kalakaldı. Çantasının içinde ekranı kararmış telefonu duruyordu; kirada oturdukları evin komodininin çekmecesinde ise üç haftadır Hyundai Accent’in anahtarları gelişigüzel bekliyordu. Murat’ın iki anahtar takımını da alıp annesine götürdüğü o akşamdan beri Zeynep onlara elini bile sürmemişti.

Kapıyı babası Hasan açtı. Kızına kısa bir selam verdi, ardından hemen onun arkasına, merdiven boşluğunun ıssızlığına baktı.

— Araba nerede?

Zeynep’in ardından merdivenleri çıkan Murat, elindeki portakal poşetini sallayarak öne geçti. Karısının önünü omzuyla kapatır gibi durdu. Yüzündeki gülümseme öyle genişti ki sanki müjdeli bir haber verecekmiş gibiydi.

— O artık benim canım annemin arabası oldu! — diye kahkaha attı, sonra da bir çekiliş sonucunu açıklıyormuş gibi iki kolunu yana açtı.

Zeynep başını kaldırmadı. Tek kelime etmeden olduğu yerde durdu.

Hasan, bakışlarını damadının yüzüne çevirdi. Uzun uzun baktı; öyle uzun baktı ki mutfaktan gelen tencere tıkırtısı bile duyulur oldu. Sonunda yana çekildi, antreyi işaret ederek kısaca başını salladı.

— Girin içeri.

Mutfağa ilk Murat geçti. Montunu çıkarıp sandalyenin arkalığına attı, daha oturmadan masanın üzerindeki salataya uzandı. Zeynep karşısındaki sandalyeye sessizce ilişti; ellerini dizlerinin üzerine koydu, gözlerini işlemeli masa örtüsünün desenlerine dikti.

Annesi Fatma, mutfaktan bir tencere patatesle çıktı. Tencereyi masanın ortasına bıraktı, kimseye bakmadan yeniden geri döndü. Damadına selam bile vermedi; yüzünü ona çevirmeye dahi tenezzül etmedi.

Murat tabağına yemek alırken, gözünü sofradan ayırmadan konuşmaya başladı.

— Dün annemle bağ evine gittik, yeni kanepeyi taşıdık. Araba maşAllah çok iyi, geniş de. Annem direksiyonda öyle rahat ki şaşırdım doğrusu. Depoya da uğradık, mal teslim aldık. Dönüşte lastik biraz indi, kadın kendi başına pompaya yanaştı, benden yardım bile istemedi.

Konuşurken bir yandan da ağzındaki lokmayı çiğniyordu. Fatma çaydanlığı masaya koyduktan sonra pencerenin yanındaki yerine oturdu; konuklara değil, dışarıdaki karanlığa bakmayı tercih etti.

Hasan ayağa kalktı, salona gitti. Az sonra elinde kalın, sert kapaklı bir dosyayla döndü. Dosyayı Murat’ın tabağının yanına bıraktı. Sonra kapağını açıp içindeki evrakları damadına doğru çevirdi.

— Bağış sözleşmesi, — dedi alçak fakat net bir sesle.

Murat’ın eli havada kaldı. Kaşığı ağzına götürmek üzereydi; hareketi yarıda kesildi. Yüzündeki renk yavaş yavaş çekildi.

— Arabanın sahibi Zeynep. Sen değilsin. Annen hiç değil.

— Tamam da sonuçta biz aileyiz, ortak mal sayılır, yani biz…

— Bağış, — diye sözünü kesti Hasan. Sesi artık daha sertti. — Eşlerden birine hediye edilen mal, evlilik içinde edinilmiş ortak mal sayılmaz. Bu araç yalnızca Zeynep’e ait. Sen ve annen, sahibinin rızası olmadan başkasına ait bir malı kullanıyorsunuz.

Murat kaşığı tabağın kenarına bıraktı. Önce karısına baktı. Zeynep gözlerini yine kaldırmadı. Bunun üzerine Murat başını Hasan’a çevirdi; gülümsemeye çalıştı ama ağzındaki ifade yamru yumru bir hâl aldı.

— Yapmayın baba, biz yabancı mıyız? Annem hasta, yardıma ihtiyacı var. Kalbi sıkıntılı, tansiyonu bir iniyor bir çıkıyor. Zeynep zaten evde oturuyor, arabaya da binmiyor. Kendi söyledi, direksiyona geçmekten korkuyorum dedi. Ben kötü bir şey mi yaptım? Herkes rahat etsin diye uğraşıyorum, siz hemen “başkasının malı” diyorsunuz. Bu benim annem. Siz benim annemi el gibi gösteriyorsunuz.

Hasan iki avucunu masanın kenarına dayadı.

— Senin istediğin, benim kızımın susması. Senin annen arabayla gezerken kızım yürüsün istiyorsun. O arabayı almak için ben kredi çektim, karım da takılarını sattı. Aile yadigârı takılarını. Rahmetli babaannemden kalma olanları.

Mutfağın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Sanki görünmez, kalın bir örtü herkesin omuzlarına serilmişti. Zeynep, ocakta çaydanlığın usul usul kaynadığını, koridordaki musluktan damlayan suyun sesini duyuyordu.

Hasan bu kez kızına döndü. Sesinin tonu değişmişti; daha yumuşaktı ama kararlılığından hiçbir şey eksilmemişti.

— Zeynep, hazırlan. Arabayı almaya gidiyoruz. Hemen şimdi.

Zeynep yerinden kalktı. Murat da birden fırladı, masadaki telefonunu kaptı ve parmaklarını telaşla ekranda gezdirmeye başladı.

— Ben yanlış mı anlıyorum, siz ciddi misiniz? Anne babanızın yanında beni küçük düşürüyorsunuz öyle mi? Bir araba yüzünden?

— O “bir araba” değil, — dedi Hasan, arkasına bile dönmeden. — O Zeynep’in malı. Hazırlan kızım.

Üçü birlikte evden çıktılar: Zeynep, babası ve annesi. Murat mutfakta kaldı. Fakat az sonra antreye kadar geldi. Zeynep paltosunu giyerken, onun sırtına doğru alçak ama tane tane konuştu:

— Sen aileye ihanet ettin. Bunu unutma.

Zeynep bir an duraksadı. Yine de dönüp bakmadı. Hasan kapıyı açtı ve kızının önce çıkmasına izin verdi.

Aşağı indiklerinde taksi apartmanın önünde bekliyordu. Fatma arka koltuğa oturdu, Zeynep onun yanına geçti. Hasan ise öne, şoförün yanına bindi. Emine’nin adresini söyledi; taksi ağır ağır hareket etti.

Yol boyunca Zeynep camdan dışarı baktı. Annesi tek kelime konuşmadı, fakat kızının elini soğuk parmaklarıyla sıkıca tutuyordu.

Taksi, semtin dış tarafındaki eski beş katlı apartmanlardan birinin önünde durdu. Üçüncü katta bir pencerenin ışığı yanıyordu. Zeynep’in aklına altı ay önceki gün geldi: kayınvalidesi “Bir günlüğüne ver kızım, doktora gidip geleceğim,” diyerek anahtarları istemişti. Sonra bu süre iki güne çıkmıştı. Ardından bir haftaya. En sonunda Murat, annesinin sigortaya kendisini de eklettiğini söylemiş, Zeynep de artık itiraz edecek gücü kendinde bulamamıştı.

Merdivenlerden ilk Hasan çıktı. Zile bastı. Kapı neredeyse anında açıldı; sanki Emine kapının ardında bekliyordu. Üzerinde çiçekli bir sabahlık vardı, elinde de telefonu duruyordu. Demek ki Murat çoktan haber vermişti.

— Hasan Bey, hayırdır inşAllah? — Emine dudaklarını zoraki bir tebessümle gerdi. — Murat aradı, biraz tartışmışsınız. Olur böyle şeyler, aile içinde ufak tefek meseleler. Gelin, çayı koyayım, sinirlenmeden konuşup hallederiz.

— Arabanın anahtarları, — dedi Hasan dümdüz bir sesle.

— Tabii, hemen vereyim. — Emine askılığa doğru döndü, bir adım attı; sonra birden kapıyı kendine doğru çekip kapatmaya kalktı.

Hasan avucunu uzatıp kapı kasasına dayadı.

— Oyun çıkarmaya gerek yok. Araba Zeynep’in. Sen altı aydır onun izni olmadan kullanıyorsun. Bir gün bile rızasını sormadın. Anahtarları güzellikle ver, yoksa polisi ararım. Bütün evraklar yanımda.

Emine’nin yüzü bir anda çarpıldı. Sertçe arkasını döndü, evin içine kayboldu. Neredeyse hemen geri geldi; anahtarları yumruğunun içinde sımsıkı tutuyordu. Öfkeden gözlerinin beyazı daha da belirginleşmişti.

— Alın!

Anahtarları bilerek Zeynep’in yüzüne doğru fırlattı. Metal parça Zeynep’in yanağına çarpıp şangırtıyla yere düştü. Fatma dehşetle nefesini tuttu. Hasan ise yerinden kıpırdamadı.

— Ama kocan senden ayrılacak, bunu da aklına yaz! — diye bağırdı Emine, eğilip anahtarları yerden alan Zeynep’in arkasından. — İyi bir kadın kocasının yanında durur. Sen ne yaptın? Bencil! Hasta bir kadından arabayı esirgedin! Benim oğlumu seninle evlendirdiğime ömrün boyunca şükretmen gerekir!

Zeynep doğruldu. Elleri titremiyordu. Kayınvalidesine baktı, fakat ağzından tek söz çıkmadı. Sadece arkasını döndü ve merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

Fatma onun peşinden yürüdü. Hasan bir saniye kadar olduğu yerde kaldı; Emine’nin kapıyı sertçe çarpıp kapatışını izledi. Sonra o da merdivenlerden inip avluya çıktı.

Hyundai Accent apartmanın önünde duruyordu. Lastiklerden biri inmişti; kaputun üzerinde kirli akıntı izleri vardı, yan ayna da yamulmuş görünüyordu. Zeynep kapıyı açtı ve olduğu yerde dondu.

Arka koltukta kendilerine ait olmayan çantalar, lekeli eski bir hırka, iki boş limonata şişesi ve sağa sola saçılmış kâğıt parçaları duruyordu. Arabanın içi tütün ve ucuz parfüm kokuyordu. Ön yolcu koltuğunda Emine’nin eldivenleri bırakılmıştı.

Fatma hiçbir şey söylemeden eşyaları tek tek çıkarmaya başladı. Her birini dikkatle aldı, apartman kapısının altındaki asfaltın üzerine düzenli biçimde koydu.

Hasan Zeynep’in yanına yaklaştı, omzuna hafifçe dokundu.

— Direksiyona geç. Eve dönüyoruz.

Zeynep koltuğa oturdu. Direksiyon yapış yapış ve soğuktu. Babasına baktı; Hasan ön koltuğa yerleşmiş, emniyet kemerini takmıştı. Annesi de arkaya oturdu.

Zeynep motoru çalıştırdı, debriyaja bastı ve arabayı yavaşça avludan çıkardı. Dikiz aynasında üçüncü kattaki perdenin hafifçe kıpırdadığını gördü.

Aradan iki gün geçti. Murat ne aradı ne yazdı ne de eve uğradı. Zeynep neredeyse onun gerçekten ortadan kaybolduğuna inanacaktı. Fakat üçüncü günün akşamında kapı zili çaldı. Kapıyı açtığında karşısında Murat duruyordu. Tek kelime etmeden içeri girdi, salona geçti ve buruşmuş bir kâğıdı Zeynep’e uzattı.

— Oku.

Zeynep satırların üzerinden hızla geçti. “Bana ihanet ettin. Aileni seçtin, bizi değil. Hasta olan annemi küçük düşürdün. Gidiyorum. Boşanacağız. Mallar da paylaşılacak. Benim tazminat hakkım var.”

Zeynep başını kaldırdı.

— Defol git.

Murat şaşkınlıkla ona baktı. Belli ki gözyaşı, yalvarma, belki de bir kriz bekliyordu. Oysa Zeynep sessizce, onun yüzüne bile tam bakmadan duruyordu. Murat kapıyı öyle sert çarptı ki antredeki askılık titredi.

Zeynep uzun süre mutfakta oturup o buruşuk kâğıda baktı. Yazı Murat’ın el yazısıydı; fakat cümleleri kuran kişinin Emine olduğu apaçık belliydi. Zeynep bu kalıpları, bu suçlayıcı ifadeleri fazlasıyla iyi tanıyordu. Notu ikiye katladı ve masanın çekmecesine koydu. İçinde tuhaf bir boşluk vardı. Acı değildi bu, kırgınlık da değildi; tam anlamıyla boşluktu. Sanki yıllardır nefes almasını zorlaştıran ağır, hantal bir yük göğsünden çıkarılıp alınmıştı.

Ertesi gün Zeynep işe arabasıyla gitti. Hyundai Accent apartmanın önünde tertemiz duruyordu. Bir önceki akşam koltukları tütün kokusundan arındırmak için uğraşmış, yabancı eldivenleri atmış, her kapı kolunu tek tek silmişti. Arabanın içi artık onun parfümünü ve termos bardağındaki kahvenin kokusunu taşıyordu.

Akşam geri dönüp arabayı park yerine bıraktığında, yan apartmanın kapısından komşuları Hatice çıktı ve el sallayarak ona seslendi.

— Zeynepciğim, dün sizi gördüm ben! Kocanla bütün apartmanı ayağa kaldıracak gibi tartışıyordunuz. Az kalsın polisi arayacaktım. Murat, senin annesini soyduğunu söyledi. Ben inanmadım tabii ama öyle inandırıcı konuştu ki insanın aklı karışıyor.

Zeynep anahtarlar elinde donup kaldı.

— Soyduğumu mu söyledi? Aynen böyle mi dedi?

— Evet. Hasta kadının elinden arabayı aldığını, şimdi de kadının kalp sıkıntısıyla yatağa düştüğünü anlattı. Bir de eşyalarını asfalta attığınızı söyledi. Ben de “Murat, Zeynep öyle biri değildir,” dedim ama elini sallayıp gitti.

Zeynep derin bir nefes aldı, sonra yavaşça bıraktı.

— Hatice teyze, ben kimseden bir şey çalmadım. Araba benim. Annemle babam bana hediye etti. Kayınvalidem ise altı ay boyunca benim iznim olmadan kullandı. Eşyalarını da atmadık, yalnızca kendisine geri bıraktık. İsterseniz belgeleri gösterebilirim.

Hatice iki elini havaya kaldırdı.

— Ay Allah aşkına, neler oluyor böyle! Bana da bülbül gibi anlatıp durdu. Neyse kızım, sen dik dur. Ben bizimkilere söylerim, kimse her duyduğuna inanmasın.

Zeynep başıyla teşekkür etti ve apartman girişine doğru yürüdü.

Şükrüye'nin Penceresinden