“O artık benim canım annemin arabası oldu!” diye kahkaha atan Murat, Zeynep ise olduğu yerde taş kesildi

Hikâyeler
Bu kadar alçakça davranılması kahrediciydi.

Ama içine çöken o burukluk bir türlü dağılmadı. Murat açıkça cephe almıştı; üstelik ilk hamlesinden sonra durmaya hiç niyeti yok gibiydi.

Aradan bir hafta daha geçti. Cuma akşamı, telefonunun ekranında küçük kız kardeşi Elif’in adı belirdi. Zeynep daha “Alo” demeye kalmadan Elif öfkeyle patladı:

— Sen onların sosyal medyada neler paylaştığını gördün mü?

Zeynep’in kalbi sıkıştı. Hemen telefonu açıp Emine’nin sayfasına girdi. Kadın, apartman girişindeki bankta otururken çekilmiş bir fotoğrafını paylaşmıştı. Yüzünde mazlum, kırgın, neredeyse dünyadaki bütün haksızlıklar kendisine yapılmış gibi bir ifade vardı. Fotoğrafın altına da şunları yazmıştı:

“İşte hayat böyle. Öz gelinim beni kapının önüne koydu. Arabamı elimden aldı, anahtarları yüzüme fırlattı. Oysa ben onu kızım bilmiştim. İyilik yapmayın kimseye; sonunda kötülük görürsünüz.”

Paylaşımın altında şimdiden otuzu aşkın yorum birikmişti. Zeynep’in tanımadığı kadınlar, sanki her şeyi kendi gözleriyle görmüş gibi yazıp duruyordu:

“Dayanın Emine abla.”

“Allah her şeyi görür.”

“Nasıl bir gelinmiş bu, Allah ıslah etsin.”

Zeynep’in gözlerinin önü karardı. Telefonu kapattı, ekranı masaya dönük biçimde bıraktı. Bir an için odadaki hava bile ağırlaşmış gibi geldi.

Yaklaşık bir saat sonra Murat aradı.

— Merhaba, — dedi.

Sonra sustu.

Zeynep de konuşmadı. Sessizliği bozmak için en ufak bir istek duymuyordu.

Murat bir süre nefes alıp verdi, ardından söze girdi:

— Ben… konuşmak istiyorum. Ama telefonda değil. Buluşalım. Tarafsız bir yerde.

— Ne konuşacağız?

— Zeynep, olanları görmüyor musun? Annem hasta. Sen onu bütün mahalleye rezil ettin. Kadın yataktan kalkamıyor. Doktorlar sinirleri çökmüş diyor. Sana ve babana dava açmaya hazırlanıyor. Onun üzerine yürüdüğünü, anahtarları yüzüne attığını söylüyor.

Zeynep’in yanaklarına kan hücum etti.

— Murat, sen de oradaydın. Anahtarları bana o fırlattı. Ben yere düşen anahtarlara bile ilk anda dokunmadım. Baban da yanınızdaydı.

— İlk kim atmış, ne fark eder! — diye bağırdı Murat. Sesi telefonun içinden keskin bir bıçak gibi çıktı. — Sen ne yaptığının farkında mısın? Aileme karşı geldin! Anneme karşı! Kadın zaten hasta. Bir kere olsun tansiyonu nasıl diye sordun mu? Sen onu insan yerine koyuyor musun?

Zeynep gözlerini kapadı. İçinden ağır ağır beşe kadar saydı. Sesinin titremesine izin vermeden konuştu:

— Sen evi terk ederken boşanacağımızı söyledin. Ben de kabul ediyorum. Boşanalım.

Telefonun öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu. Zeynep, Murat’ın hızlı hızlı nefes aldığını, hatta odanın içinde yürüdüğünü sezebiliyordu.

— Demek boşanmak istiyorsun, öyle mi? — dedi Murat bu kez daha alçak bir sesle.

— Evet.

— İyi düşün. Bunu sen istedin. O zaman hazır ol. Benim de haklarım var. Ev kiralık olabilir ama masrafları yarı yarıya ödedik. Bende dekontlar duruyor. Arabayı da öyle kolay bırakmam. Hediye mi değil mi, mahkemede ortaya çıkar. Bir de krediler var. İki yıl önce ihtiyaç kredisi çekmiştik. Onu da ben ödedim, unutma.

Zeynep kaşlarını çattı.

— O kredi kapandı. Son taksiti ben gönderdim.

— Ben bir şey bilmem. Belgeler konuşur. Hazırlan Zeynep. Savaş istedin, savaş göreceksin.

Sözü bitirir bitirmez telefonu kapattı.

Zeynep birkaç dakika kımıldamadan oturdu. Sonra babasını aradı. Hasan, kızını tek kelime etmeden dinledi. Zeynep her şeyi anlatıp sustuğunda, babasının ağzından yalnızca şu cümle çıktı:

— Yarın sabah bir avukata gidiyoruz. İyi birini buldum.

O gece Zeynep’in gözüne uyku girmedi. Yatağın içinde bir sağa bir sola döndü. Murat’ın söylediği her cümle zihninde yeniden yankılandı. Emine’nin o mağdur ifadeli paylaşımı, anahtarların yere düşerken çıkardığı ses, Murat’ın “savaş” deyişi… Hepsi birbirine karıştı. Düşündükçe daha da emin oluyordu: Murat ve annesi bir şey planlıyordu. Bu yalnızca öfke değildi; hazırlanmış bir tuzaktı.

Cevap iki gün sonra geldi.

Zeynep iş yerindeyken masadaki telefon çaldı. Ekranda tanımadığı bir numara görünüyordu. Açtığında karşısına boğuk sesli bir adam çıktı:

— Zeynep Hanım? Tahsilat biriminden arıyoruz. Üç yüz yirmi dört bölü on beş numaralı kredi sözleşmenizde gecikme var. Borç tutarınız otuz dokuz bin iki yüz lira. Gecikme faizi de işliyor. Ne zaman ödeme yapmayı düşünüyorsunuz?

Zeynep yavaşça sandalyesine çöktü.

— Hangi kredi? Ben böyle bir kredi çekmedim.

— Sözleşme sizin adınıza düzenlenmiş. Kimlik bilgileriniz de mevcut. Tarih geçen yıl nisan ayı. Üç aydır ödeme yapılmıyor. Bu nedenle yasal takip sürecini başlatmak zorundayız.

Telefonun içinde bir hışırtı oldu. Ardından arkadan bir kadın sesi duyuldu. Ses kısık ama seçilebilecek kadar yakındı:

— Söyle ona, eve haciz gelir de.

Sonra kısa bir kıkırtı yükseldi. Zeynep o sesi bin kişinin arasında duysa tanırdı. Gülen Emine’ydi.

Hat birden kesildi. Telefon kısa kısa öttü. Zeynep ahizeyi elinde tutarak uzun süre öylece kaldı. Kulaklarında hâlâ o zafer kazanmış gibi çıkan gülüş çınlıyordu.

Kendine gelir gelmez babasını aradı. Hasan bir saat geçmeden geldi. İçeri girer girmez mutfağa geçti, eski telefonunu masanın üzerine bıraktı ve sandalyesini çekip oturdu.

— Baştan anlat, — dedi. — Tek kelime atlama.

Zeynep konuşmayı olduğu gibi aktardı. Arkadan gelen kadın sesini, “eve haciz gelir” sözünü ve ardından duyduğu gülüşü anlattığında Hasan’ın çenesi kilitlendi. Elmacık kemikleri öyle gerildi ki yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

— Demek senin adına kredi çekmişler, — dedi ağır ağır. — Senin haberin olmadan. Şimdi de borcu sana ödetmeye kalkıyorlar.

— Baba, ben hiçbir kredi almadım. Yemin ederim almadım.

— Ben biliyorum almadığını. O yüzden yarın sabah Aslı Hanım’a gidiyoruz. Avukat.

Ceketinin iç cebinden bir kartvizit çıkardı ve masanın üzerine bıraktı. Beyaz kartın üzerinde siyah harflerle şunlar yazıyordu:

“Aslı Yılmaz. Aile Hukuku. Özel Hukuk Uyuşmazlıkları.”

Zeynep kartvizite baktı.

— Sen onunla görüştün mü?

— İki gün önce konuştum. Murat’ın kolay kolay geri çekilmeyeceğini anlayınca beklemek istemedim. Elindeki bütün evrakı toplamanı söyledi. Kimliğin, evlilik cüzdanı, araba için düzenlenen bağış sözleşmesi, banka hesap dökümleri… Evde ne varsa hepsini götüreceğiz.

Zeynep başını salladı. Babasıyla birlikte mutfakta oturup çay içtiler. İkisi de bir süre konuşmadı. Dışarıda yağmur giderek şiddetleniyor, camlara ince ince vuruyordu.

Ertesi sabah Zeynep ve Hasan, Aslı Yılmaz’ın ofisinin bulunduğu binanın önüne geldiler. Eski tuğladan yapılmış, iki katlı, mütevazı bir binaydı. Avukatın bürosu ikinci kattaydı. Merdivenlerden çıkarken koridorda kâğıt, kahve ve eski dosya kokusu birbirine karışıyordu.

Aslı onları kapıda karşıladı. Kırk yaşlarında, uzun boylu, kısa saçlı bir kadındı. Üzerinde sade, gri bir takım vardı. Bakışları keskin ama soğuktu denemezdi; daha çok hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan insanların dikkatli bakışıydı bu.

— Buyurun, geçin, — dedi. — Hasan Bey bana durumu ana hatlarıyla anlattı. Araba meselesi var. Eşiniz evi terk etmiş. Kayınvalideniz sosyal medyada size iftira niteliğinde paylaşımlar yapıyor. Şimdi de sizin almadığınız bir kredi ortaya çıktı. En başından gidelim. Tahsilat diye arayan kişi ne zaman aradı?

Zeynep aramayı ayrıntılarıyla anlattı. Aslı not defterini açmış, düzenli bir yazıyla her şeyi kaydediyordu. Arada bir başını kaldırıp Zeynep’e bakıyor, sonra tekrar yazıyordu.

— Numara duruyor mu? — diye sordu.

Zeynep telefonunun arama kayıtlarını açtı, numarayı okudu. Aslı numarayı kendi telefonuna tuşladı ve aradı. Birkaç çalıştan sonra aynı boğuk erkek sesi duyuldu.

— Alo?

Aslı’nın sesi son derece sakindi:

— Ben avukat Aslı Yılmaz. Müvekkilim Zeynep Hanım adına arıyorum. Kiminle görüşüyorum?

Karşı tarafta hafif bir hışırtı oldu. Adamın sesi bu kez eskisi kadar kendinden emin değildi.

— Siz… hangi konuda aramıştınız?

— Üç yüz yirmi dört bölü on beş numaralı kredi sözleşmesi hakkında. Lütfen bağlı olduğunuz kurumun tam unvanını, açık adresini ve tahsilat faaliyeti yürütme yetkinize ilişkin bilgileri paylaşır mısınız?

Telefonun ucuna sessizlik çöktü. Adam anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Ardından konuşmayı kesip kapattı.

Aslı telefonu masaya bıraktı ve Zeynep’e sakin bir ifadeyle baktı.

— Bu kişi gerçek bir tahsilat görevlisi değil. Büyük ihtimalle kayınvalidenizin tanıdığı biri. Sizi korkutmak, baskı altına almak için aratılmış. Gerçek bir tahsilat firması kendini tanıtmak, hangi kurum adına aradığını belirtmek ve görüşmenin kayıt altına alınıp alınmadığını açıklamak zorundadır.

Zeynep derin bir nefes aldı. Omuzlarındaki yük bir an için hafiflemişti. Fakat Aslı elini kaldırıp onu uyardı:

— Yine de bu, ortada hiç kredi olmadığı anlamına gelmez. Murat ve Emine, kimlik fotokopiniz ya da bilgilerinizle sizin adınıza bir finans kuruluşundan borç çıkarmış olabilir. Ne yazık ki böyle dosyalarla sık karşılaşıyoruz. Kontrol edeceğiz.

Aslı bilgisayarına yöneldi, klavyede hızlı hızlı yazmaya başladı. Birkaç dakika sonra ekranı Zeynep’e çevirdi.

— Yazılı onayınızla kredi kayıtlarınızı sorguladım. Bakın… Gerçekten gecikmeye düşmüş borç görünüyor. Üstelik tek bir kalem değil.

Zeynep ekrana eğildi. Satırları okuyunca sanki zemin ayağının altından kaydı.

Ekranda üç ayrı kayıt vardı. İlki, geçen yıl nisan ayında açılmış otuz dokuz bin iki yüz liralık ihtiyaç kredisiydi. İkincisi, temmuz ayında alınmış on dört bin liralık kısa vadeli borçtu. Üçüncüsü ise eylül ayında etkinleştirilmiş, on yedi bin beş yüz lira limitli bir kredi kartıydı.

Zeynep dudaklarını zor kıpırdattı:

— Bunların hiçbirini ben almadım.

Hasan öne doğru eğildi. Gözlerini ekrana dikmişti.

— Bunların hepsi Murat’ın işi mi?

Aslı avucunu hafifçe kaldırdı.

— Acele hüküm vermeyelim. Önce delilleri toplayacağız. Ama tarihler dikkat çekici. Üç işlem de evliliğiniz devam ederken yapılmış. Tutarlar da aile giderlerine gitmiş gibi görünmüyor; daha çok kişisel harcamalara benziyor. Zeynep Hanım, son bir yıl içinde Murat’ın ya da annesinin göze batan bir harcaması oldu mu? Büyük bir alışveriş, yolculuk, yeni eşya?

Zeynep bir süre düşündü. Sonra zihninde bir şey yerine oturdu.

— Nisan ayında Murat annesiyle tatile gitmişti. Emine, “emekli maaşımdan biriktirdim” diyordu. Temmuzda Murat yeni bir dizüstü bilgisayar aldı; iş yerinden ikramiye aldığını söyledi. Eylülde de Emine’nin evine yeni bir çamaşır makinesi geldi. Hatta apartmandaki kadınlara övünüp durmuştu.

Aslı her kelimeyi not etti. Sonra arkasına yaslandı.

— İşte size olası neden. Para tatile, elektronik eşyaya ve ev aletine gitmiş. Borç ise sizin üzerinize bırakılmış. Peki Zeynep Hanım, geçen yıl nisan ayında kimliğiniz nerede duruyordu? Murat’ın eline geçmiş olabilir mi?

Zeynep gözlerini kapadı. O günleri hatırlamaya çalıştı. Birden aklına geldi. Murat, iş yerindeki bazı işlemler için eşinin kimlik fotokopisinin istendiğini söylemişti. Zeynep de sorgulamadan kimliğini vermişti.

— Kimliğim Murat’taydı, — dedi. — İş yerinde sigorta için eşinin kimlik fotokopisini istediklerini söylemişti. Ben de verdim.

Aslı başını ağır ağır salladı. Sanki beklediği cevap buydu.

— Çok bilinen bir yöntem. Büyük ihtimalle sözleşmelerdeki imzalar sahte. Bu, imza incelemesiyle anlaşılır. Eğer öyleyse Murat’ın ve buna yardım eden kim varsa onun eylemi Türk Ceza Kanunu kapsamında dolandırıcılık olarak değerlendirilebilir.

Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. İlk konuşan Hasan oldu:

— Süreci başlatmak için ne gerekiyor?

— Öncelikle savcılığa suç duyurusunda bulunacağız. Aynı zamanda kredi sözleşmelerinin geçersizliğinin tespiti için dava açılacak. Bunun yanında manevi tazminat ve yaptığınız tüm masrafların karşılanmasını da talep edeceğiz. Fakat Zeynep Hanım, size bunu açıkça sormam gerekiyor: Sonuna kadar gitmeye hazır mısınız? Çünkü bu adımdan sonra geri dönüş kolay olmaz. Murat ve Emine suç duyurusunu öğrendiğinde kendilerini savunmaya geçecekler. Büyük ihtimalle daha sert karşılık vermeye çalışacaklar.

Zeynep başını kaldırdı.

Şükrüye'nin Penceresinden