Antrede kızarmış pastırmanın ağır kokusuna, yıkanmamış beden kokusu karışmıştı. Kapının önündeki paspasın üstünde çamura bulanmış kadın botları gelişigüzel duruyordu; tabanlarından süzülen gri su fayansın üzerine yayılmıştı. Mutfak tarafından hem televizyonun boğuk uğultusu hem de iştahla çıkarılan çiğneme sesleri geliyordu.
Ayşe ayakkabılarını sessizce çıkardı, paltosunu askıya bıraktı. Uzun vardiyanın ardından bacakları zonkluyordu. Tek istediği, sıcak bir bardak çay ve evin içinde birkaç dakikalık sükûnetti.
Mutfağın kapısına geldiğinde Elif’i gördü. Mehmet’in kız kardeşi, yani görümcesi, Ayşe’nin sabahlığını giymiş halde masada oturuyordu.
Elif, kıymalı makarnayı pahalı teflon tavanın içinden yiyordu. Üstelik metal çatalla. Çatalın kaplamaya sürtündükçe çıkardığı o ince, tırmalayıcı ses Ayşe’nin sinirlerine değdi.
— Selam, — dedi Elif ağzı doluyken, başını bile doğru dürüst kaldırmadan.

Ayşe kapı eşiğinde donup kaldı. Masanın üzerinde, sabah dolu bıraktığı çorba tenceresi bomboş duruyordu. Yanında açılmış peynir paketi, lavabonun içinde de üst üste yığılmış yağlı tabaklar vardı.
— Çorba nerede? — diye sordu Ayşe, sesini özellikle düz tutarak.
Elif omuz silkti.
— Bitti. Mehmet öğlen uğradı, o da yedi. Çok beğendi.
Ayşe gözlerini beş litrelik tencereye çevirdi.
— Beş litre çorba… Bir günde mi?
— Ben de yedim tabii. Mehmet iş yerine götürmek için bir kap doldurdu. Ne var bunda? İnsan kendi kocasına bir tas çorbayı çok mu görür?
Elif çatalı bıraktı. Tavanın dibinde bembeyaz, derin çizikler parlıyordu. O tava Ayşe’ye yaklaşık 1.400 ₺’ye mal olmuştu.
Ayşe’nin içinde bir şey o anda kapandı. Sanki ağır, soğuk bir kilit yerine oturdu.
Hiçbir şey söylemeden buzdolabına yürüdü. Kapağı açtı. Raflar neredeyse çıplaktı. Ne yoğurt kalmıştı, ne tavuk fileto, ne de aldığı dana salam. Sadece ucuz bir hardal kavanozu köşede unutulmuş gibiydi.
— Köfteler nerede? — dedi Ayşe.
— Onlar dün akşam bitti. Ayşe, ne bu hâlin? Aç mı oturacaktım burada?
Ayşe çantasından market fişlerini çıkardı. Hepsini saklardı; alışkanlık olmuştu.
— Bu ay yalnızca yiyeceğe 15.750 ₺ harcamışım.
Elif gözlerini devirdi.
— Of, yine başladı hesap kitap.
— Sekiz aydır bu evdesin, Elif. Tam sekiz ay. Bir tek ekmek bile almadın.
— İş arıyorum ben! — diye sesini yükseltti görümcesi.
— Sen iş değil, uygulamalarda sana para yedirecek birini arıyorsun. Ama sofraya oturunca benim paramla doyuyorsun.
Ayşe boşalmış tavayı aldı, lavabonun içine koydu ve musluğu açtı. Soğuk su tavanın içinde sertçe şapırdadı.
— Hey! Daha bitirmemiştim! — diye çıkıştı Elif.
— Senin yemeğin de bitti. Benim sabrım da. Mutfağı boşalt.
Elif küçümseyerek burnundan soludu. Ayşe’nin sabahlığını üzerinden çıkarıp sandalyenin üstüne fırlattı, sonra salona geçip gitti.
Ayşe bulaşıklara elini sürmedi. Bir bardak su doldurdu, tek nefeste içti. Sonra telefonunu çıkarıp Mehmet’e mesaj yazdı:
“Eve gelirken markete uğra. Evde yiyecek hiçbir şey kalmadı.”
Cevap bir dakika geçmeden geldi.
“Çok yorgunum. Bir şeyler söyleyelim. Sende para var.”
Ayşe acı acı gülümsedi. Evet, parası vardı. Ama kendi emeğiyle kazandığı paraydı.
Akşam kapı sertçe çarpıldı. Mehmet içeri girdi.
— Ayşe! Yemek ne zaman hazır?
Ayşe salondaki kanepede dizüstü bilgisayarının başında oturuyordu.
— Yemek yok, — dedi sakin bir sesle.
Mehmet ayakkabılarını çıkarmadan odaya girdi.
— Nasıl yok? Dün buzdolabı doluydu.
— Kız kardeşin hepsini yedi. Senin de katkınla.
Mehmet derin bir nefes aldı, sanki yüzündeki görünmez bir tozu siler gibi elini alnından geçirdi.
— Ayşe, yine aynı konuya geldin. Elif genç kız, metabolizması hızlıdır.
— Metabolizması değil, yüzsüzlüğü hızlı. Ben bu evin kredisine her ay 13.300 ₺ ödüyorum. Bu daire benim.
— Biz aileyiz! — diye bağırdı Mehmet. — Ben de faturaları ödüyorum!
— Faturalar 2.100 ₺. Yiyecek masrafı 15.750 ₺. Senin kız kardeşin sekiz ayda bana yaklaşık 126.000 ₺’ye patladı.
— Sen her şeyi parayla ölçüyorsun!
Mehmet hışımla döndü, mutfağa gitti. Birkaç saniye sonra tencerelerin, kapakların birbirine çarpan sesi duyuldu.
— Ayşe! — diye bağırdı mutfaktan. — Burada yumurta bile yok!
— Biliyorum.
Mehmet salona geri döndüğünde yüzü kızarmış, alnında lekeler belirmişti.
— Bana 350 ₺ ver, gidip dürüm alayım.
Ayşe ona uzun uzun baktı. Sanki karşısındaki adam kocası değil de eve yanlışlıkla girmiş bir yabancıydı.
— Kartın cebinde.
— Araba kredisini ödedim. Biliyorsun, maaşa kadar cebimde beş kuruş yok.
— O zaman bugün ikiniz için de hafifleme günü olur.
Mehmet yumruğunu kapı pervazına indirdi.
— Benimle dalga mı geçiyorsun? Kız kardeşim aç oturuyor! Ben açım!
