“Ne var bunda? İnsan kendi kocasına bir tas çorbayı çok mu görür?” dedi Elif, Ayşe’nin içinde o anda bir şey kapandı

Hikâyeler
Bu haksızlık, tarifsiz bir öfke ve yalnızlık doğurdu.

— Sen benim karım mısın, nesin?

Ayşe’nin yüzünde tek bir çizgi bile oynamadı.

— Ben sponsorunum, Mehmet. Ama görülmemiş cömertlik kampanyam burada bitti.

Mehmet ağzına geleni söyledi, pis bir küfür savurdu. Ardından giriş kapısını öyle bir çarptı ki antredeki ayna titredi. Yaklaşık bir saat sonra elinde iki dürüm ve bir kutu kolayla geri döndü. Elif, abisini koridorda sevinçle karşıladı. Ayşe’ye bir lokma bile teklif etmediler.

Ayşe’nin umurunda olmadı.

Ertesi gün cumartesiydi. Sabah saatlerinde kapının kilidine yabancı bir anahtar sokuldu.

Kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. Ayşe hâlâ yataktaydı. İçeri giren kişinin adımlarını duydu; ağır, sürüklenir gibi atılan adımlardı bunlar.

Fatma’ydı. Kayınvalidesi.

— Mehmet! Elif kızım! Size gözleme getirdim! — diye koridordan yüksek bir ses yükseldi.

Ayşe sabahlığını omzuna geçirip yatak odasından çıktı.

Fatma, evin sahibiymiş gibi rahat hareketlerle çizmelerini çıkarıyordu. Elinde plastik bir saklama kabı vardı.

— Aaa, hâlâ mı yatıyorsun Ayşe? Saat on bir olmuş.

— Bugün benim izin günüm.

Kayınvalidesinin dudakları ince bir çizgiye dönüştü.

— Kadın dediğin kocasına sabah kahvaltısını hazırlar, yatakta yan gelip yatmaz. Nerede benim oğlum?

O sırada salondan üstü başı kırışmış hâlde Elif çıktı.

— Anne, dün bizi aç bıraktı. Bir tas çorba yüzünden kıyameti kopardı.

Fatma duyduklarına inanamaz gibi nefesini tuttu, sonra bakışlarını Ayşe’ye çevirdi.

— Sen aklını mı kaçırdın? Çocuğu aç mı bırakıyorsun?

— O “çocuk” yirmi dört yaşında, — dedi Ayşe soğukkanlılıkla. — Üstelik bir amele gibi yemek yiyor.

— Sen nasıl konuşuyorsun öyle! — diye çıkıştı Fatma, üzerine doğru bir adım attı.

Ayşe yerinden kıpırdamadı.

— Anahtarı masaya bırakın.

Fatma bir an donup kaldı.

— Ne dedin sen?

— Bu evin anahtarını. Komodinin üstüne koyun.

Kayınvalideyle Elif birbirlerine baktılar.

— Hiçbir yere anahtar falan bırakmam. Burası benim oğlumun evi.

— Bu daire evlilikten önce alındı. Benim paramla. Oğlunuz burada geçici olarak kayıtlı. Anahtarı masaya bırakın.

Fatma anahtarları sertçe ahşap yüzeye fırlattı. Metalin çıkardığı ses antreye yayıldı.

— Allah’ım, ailesinden bir lokma ekmeği esirgeyen gelin de gördük! Zavallı Mehmet’im. Cimri, suratsız bir kadına denk gelmiş.

Sonra doğruca mutfağa geçti. Elif de peşinden koşturdu. Ayşe, ikisinin fısıldaşmalarını açıkça duyuyordu.

Bir saat kadar sonra Fatma evden çıktı.

Ayşe yüzünü yıkamak için banyoya girdi. Rafın üzerinde kendi kremleri, serumları, küçük kavanozları sıralıydı. Ama içlerinden biri eksikti. Gece kullandığı, fiyatı 2.500 ₺’ye yakın olan krem ortadan kaybolmuştu.

Ayşe koridora çıktı.

— Elif. Benim kremim nerede?

Elif gözlerini telefonundan ayırmadı.

— Bilmiyorum. Annem ellerine sürmek için bir şey aldı galiba. Kurumuş da.

— Ellerine mi? Benim retinollü yaşlanma karşıtı kremimi mi sürdü?

— Aman, ne fark eder? Bir kavanoz krem için ne diye söylenip duruyorsun? Yenisi alınır. Maaşın da az değil ya.

Ayşe cevap vermedi. Yatak odasına döndü, üstünü değiştirdi, çantasını aldı.

Yapı markete gitmesi gerekiyordu.

Mağaza yürüyerek on beş dakika mesafedeydi. Hava berbat, kasım ayına yakışır derecede soğuk ve sevimsizdi. Rüzgâr montunun altından içeri sızıyor, insanın iliğine işliyordu. Ayşe adımlarını hızlandırdı.

Büyük yapı markete girince bir alışveriş arabası aldı ve doğruca bağlantı elemanlarının bulunduğu reyonlara yöneldi.

İki adet kalın, çelik asma kilit aparatı seçti. Metal için uygun vida takımı aldı. Güçlü bir epoksi yapıştırıcı ekledi. Bir de kilit.

Kilit ağırdı. Asma kilitti; üzerinde şifreli döner halkalar vardı. Öyle kolayca açılacak bir şeye benzemiyordu. Taşlama makinesi olmadan kimse uğraşamazdı.

Oradan çıkınca beyaz eşya satan bir mağazaya uğradı. Komodin büyüklüğünde küçük bir buzdolabı satın aldı. Acil teslimat istedi.

Ayşe eve döndüğünde saat üçe yaklaşıyordu.

Daire boştu. Elif gezmeye çıkmıştı. Mehmet ise arkadaşlarıyla garajdaydı.

Ayşe hiç oyalanmadan işe koyuldu.

Kendi matkabını çıkardı. Evet, kendine ait bir matkabı vardı. Mutfaktaki büyük beyaz Bosch buzdolabının kapaklarına çelik aparatları yerleştirip ölçü aldı.

Vidaları buzdolabının metal gövdesine geçirmek kolay olmadı. Yüzey direniyor, matkap bazen kayıyordu. Ama içindeki öfke ona fazladan güç veriyordu.

Yarım saat sonra buzdolabının kapağında iki sağlam çelik kulak parlıyordu. Ayşe asma kilidin kalın halkasını onların içinden geçirdi. Kilit tok bir sesle kapandı. Birkaç kez çekiştirdi. Yerinden milim oynamadı.

Ardından mutfak dolaplarındaki bütün bakliyatı, makarnaları ve konserveleri toplayıp kendi yatak odasına taşıdı. Yatak odasının kapısına da anahtarlı, sıradan bir gömme kilit taktı. Bu iş buzdolabıyla uğraşmaktan çok daha kolaydı.

Saat beşe doğru taşıma görevlileri küçük buzdolabını getirdiler. Ayşe cihazı yatağının yanına yerleştirdi ve fişini prize taktı.

Sonra pahalı marketlerden birinin kurye servisini açıp kendisi için yeni bir sipariş hazırlamaya başladı.

Şükrüye'nin Penceresinden