Akşam yedi buçuğa doğru kapı zili çaldı. Ellerimi mutfak havlusuna aceleyle sildim, kapı dürbününden baktım; karşımdaki yüz bana hiçbir şey ifade etmedi.
Sahanlıkta koyu renk paltolu bir kadın duruyordu. Topuklu ayakkabıları, omzuna astığı çantası, özenle yapılmış manikürüyle sanki ciddi bir görüşmeye gelmiş gibiydi. Tek fark, bu görüşmenin zamanını ve yerini yalnızca kendisi belirlemişti.
— Ayşe? — dedi, sesi kendinden emin, hatta biraz buyurgandı. — Ben Elif. Konuşmamız gerekiyor.
Cevap vermedim. Arkamdaki odadan çizgi filmin sesi geliyordu; Emre yatmadan önce biraz izliyordu. Evde bulgur pilavı ve köfte kokusu vardı, sıradan bir perşembe akşamıydı işte. Derken kapımın önünde, şimdiye kadar yalnızca başkasının sosyal medya sayfasındaki fotoğraflarda gördüğüm bir kadın belirmişti.
— Murat’la birlikteyim, — diye ekledi, sanki bu tek cümle her şeyi açıklamaya yeterdi. — Lütfen içeri alın. Bu konuşma apartman boşluğunda yapılacak türden değil.

Kapıyı açmayabilirdim. Buna sonuna kadar hakkım vardı. Fakat içimde bir ses, “Dinle bakalım, ne söyleyecek,” dedi. Belki işime yarardı. Belki de tam zamanı buydu.
Murat’la iki yıl önce boşanmıştık. Usulüne uygun biçimde, mahkeme kararıyla. Emre o zaman beş yaşındaydı ve hâkim onun için iştirak nafakası bağlamıştı. Murat’ın maaşının yüzde yirmi beşi: ayda yaklaşık beş bin dört yüz lira. Ne büyük bir servetti ne de insanı rahatlatacak bir para; ama çocuğun kursuna, kıyafetine, günlük ihtiyaçlarının bir kısmına yetiyordu. Yani Murat evden ayrıldığı gün görmezden gelmeye başladığı oğlunun hayatındaki payına.
İlk yıl ödemeleri yaptı. Bazen geciktirdi, bazen ben hatırlatmak zorunda kaldım ama sonunda para gelirdi. Sonra aksamalar başladı. Bir ay yatırmadı, ardından ikinci ay, sonra üçüncü ay da geçti. Aradığımda “Yakında gönderirim,” diyordu. Mesaj yazıyordum; okuyor, susuyordu. Bir defasında oturup tek tek tablo hazırladım: tarihler, gelen miktarlar, eksik kalan aylar. Dosyayı mesajla yolladım. Gördü. Tek kelime etmedi.
İki yıl içinde yapılması gereken yirmi dört ödemenin yalnızca on biri hesabıma geçmişti. Geri kalan on üç ayda ortada para falan yoktu. Ben hesap yapmayı bilirim; işim de bu zaten. Satın alma uzmanı dediğin kişi, her kuruşun ve her belgenin değerini bilmek zorundadır. Toplam borç altmış üç bin lirayı bulmuştu. Murat’ın kendi oğluna olan borcu buydu.
Bir hafta önce Emre okul çantasından söz açtı. Eylülde ikinci sınıfa başlayacaktı; sınıf arkadaşında gördüğü, üzerinde roket resmi olan lacivert bir çantayı istiyordu. Telefonumdaki notları açıp masrafları yazmaya başladım. Okul forması bin dört yüz lira. Kitaplar yaklaşık bin iki yüz. Kırtasiye beş yüz. Çanta bin yedi yüz elli. Yedek ayakkabı, eşofman, beden eğitimi çantası derken okula hazırlık için toplam on üç bin liradan fazla gerekiyordu. O anda kafama dank etti: altmış üç bin lira soyut bir borç değildi. Neredeyse beş kez okul hazırlığı demekti. Bir çocuğu beş kere baştan aşağı okula hazırlamak demekti. Murat ise bu süre içinde kendine yeni telefon almış, oğlunun nasıl olduğunu bir kez bile sormamıştı.
Aynı akşam çekmeceden mahkeme kararını çıkardım. Masaya oturup icra müdürlüğüne başvuru dilekçesi yazdım. Hesap dökümünü de ekledim; hangi ay ödeme gelmiş, hangi ay hiç yatırılmamış, hepsi belliydi. Ayın altısında dilekçem kabul edildi. Üç gün içinde icra takibi başlatıldı.
Ve şimdi Elif kapımdaydı.
Kapıyı biraz daha araladım.
— Buyurun, mutfağa geçelim.
İçeri girdi. Yoğun, şekerli parfümünün kokusu daha antrede havaya yayıldı. Topukları fayansa tak tak vurdu. Odadan Emre seslendi:
— Anne, kim geldi?
— Kimse değil yavrum, sen çizgi filmine bak.
Odasının kapısını yavaşça kapattım, ardından Elif’in peşinden mutfağa geçtim.
Mutfakta ışık yanıyordu. Ocaktaki köfte tavası soğumaya bırakılmıştı. Pencere azıcık aralıktı; dışarıdan akşam serinliği ve yağmur görmüş asfalt kokusu içeri doluyordu. Her şey olağandı. Olağan olmayan tek şey, mutfak masamın yanına oturan bu kadındı.
Masanın üzerinde telli bir dosya duruyordu. Sabah bilerek oraya koymuştum; işten kalma bir alışkanlık, önemli evrakı önceden hazırlamadan rahat edemem. Elif dosyaya dikkat etmedi. Tabureye oturdu, çantasını dizlerinin üzerine yerleştirdi ve sanki satın alacağı bir evi inceliyormuş gibi mutfağa göz gezdirmeye başladı.
Ben de cebimden telefonumu çıkarıp doğrama tezgâhının üstündeki rafa koydum. Ekranı Elif’e dönüktü. Düşmesin diye bakliyat kavanozuna yasladım. Sonra kayıt tuşuna bastım.
Kendi evimde, kendi güvenliğim için konuşmayı kaydetmeye hakkım olduğunu biliyordum. Bunu da geçen hafta, başvuruyu yapmadan önce araştırmıştım. Ellerim titremiyordu. İş yerinde teslim tarihleri ve fiyatlar konusunda gözümün içine baka baka yalan söyleyen tedarikçilerle pazarlık ediyorum. Bu da aşağı yukarı aynı şeydi.
— Çay ister misiniz? — diye sordum.
— Gerek yok, — diye kestirip attı Elif. Uzun, bordo ojeli tırnakları masanın üzerinde hafifçe tıkırdadı. — Fazla kalmayacağım.
Çantasının fermuarını açtı ve katlanmış bir kâğıt çıkardı.
Elif kâğıdı açıp önüme doğru itti. Sayfa sıcaktı; belli ki çantasının içinde, bedenine yakın bir yerde durmuştu. Eğilip baktım. Başlıkta “Nafaka alacağının tahsilinden feragat dilekçesi” yazıyordu. Sıradan bir yazıcıdan çıkarılmıştı; harf aralıkları bile yamuktu. En altta imza için boş bir çizgi bırakılmıştı. Bunu internetten indirdiği belliydi. Muhtemelen hazır dilekçe örnekleri veren, içindeki belgelerin yarısı hukuken işe yaramayan sitelerden birinden.
İlk bakışta anlamıştım. İşim gereği her gün sözleşme görürüm; sağlamını da görürüm, göstermelik olanını da. Bu kâğıt göstermelikti. Ama ben bunu ona söylemedim.
