Elif, alt taraftaki boş çizgiyi tırnağının ucuyla gösterdi.
— Şurayı imzala, dedi. — Sonra seni bir daha rahatsız etmeyiz.
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Otuz beş yaşlarında olmalıydı. Kendinden emin, bakımlı, özenle hazırlanmış bir kadındı. Mutfağımda öyle rahat oturuyordu ki sanki buraya gelmeye hakkı varmış gibiydi. Sanki borçlu olan benmişim de o alacağını istemeye gelmişti.
— Bu ne için? diye sordum.
Elif sırtını dikleştirdi, beklediği sorunun geldiği belliydi.
— Şunun için, dedi. — Murat’la bir yuva kurmayı düşünüyoruz. Ev almak istiyoruz, konut kredisi için peşinat gerekiyor. Yaklaşık yüz kırk bin lira eksiğimiz var. Sen nafakadan vazgeçersen bir buçuk yıl içinde toparlarız. Ama böyle her ay sana para ödediği için hesaplarımız tutmuyor.
Her ay.
Az kalsın gülecektim. İki yılda yirmi dört ayın sadece on birinde para göndermişti. Buna mı “her ay” diyordu? Acaba Murat ona gerçekten “düzenli ödüyorum” diye mi anlatmıştı? Yoksa miktarı da mı olduğundan başka göstermişti?
Yine de tartışmaya girmedim. Henüz değil. Kollarımı göğsümde birleştirip onu dinlemeyi seçtim.
— Senin işin var zaten, diye sürdürdü Elif. “Sen” demeye öyle kolay geçti ki sanki yıllardır tanışıyorduk. — Kendi başına idare ediyorsun. Çocuk giyiniyor, ayakkabısı var, aç açıkta değil. Bu nafakaya ne gerek var? Sadece kâğıt üstünde bir şey.
Kâğıt üstünde bir şey.
Beş bin dört yüz lira onun gözünde belki önemsiz bir ayrıntıydı. Benim içinse Emre’nin salı günleri gittiği robotik kursuydu. Kasımda aldığım kışlık monttu. Süt dişleri beklemediği için üst üste yaptırmak zorunda kaldığım üç diş hekimi randevusuydu.
Elif cevap vermemi bekliyordu. Bordo ojeli, sivri ve kusursuz törpülenmiş tırnaklarını masaya hafif hafif vuruyordu. Ona göre mesele son derece basitti: Kâğıdı imzala, konu kapansın.
— Murat sizin burada olduğunuzu biliyor mu? diye sordum.
Kısa bir sessizlik oldu. Çok kısa. Ama ben fark ettim. Elif dizlerinin üzerindeki çantasını düzeltti.
— Bu ikimizin ortak kararı, dedi.
— Madem ortak karar, o zaman kendisi gelsin. Karşıma otursun, yüzüme bakıp “Oğlum umurumda değil, onun için para ödemek istemiyorum” desin. Ondan sonra konuşuruz.
Elif gözlerini kıstı. Böyle bir cevap beklemiyordu. Buraya yorgun, sindirilmiş, eski eş olmaktan başka çaresi kalmamış bir kadının kapısını çaldığını sanmıştı. Korkacağımı, hemen imzalayacağımı düşünmüştü. Korkmadım. İmzalamadım da.
— Anlamıyorsun, dedi, sesi sertleşmişti. — Onun için de kolay değil. İkinizin arasında kalıyor. Sen ondan para koparmaya çalışıyorsun, o da kendine yeni bir hayat kurmaya uğraşıyor.
Para koparmak.
Yüzüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım, ocağın olduğu tarafa döndüm. Çaydanlığı değil, elektrikli su ısıtıcısını çalıştırdım. Çay içmek istediğimden değildi; ellerimi meşgul etmem, yüzümü saklamam gerekiyordu. Su ısıtıcısı önce hafifçe homurdandı, sonra kaynamaya başladı. Bir bardağa sıcak su doldurdum, içine naneli poşet çay bıraktım ve demlenmesini bekledim. Yükselen yeşilimsi buhar tavana doğru süzülürken Elif’in ağır parfüm kokusuna karıştı. Şeker atmayı unuttuğum için çay acıydı. Yine de pencerenin yanında ayakta, sırtımda onun bakışını hissederek sonuna kadar içtim.
— Ben kimseden para koparmıyorum, dedim arkamı dönmeden. — Mahkemenin belirlediği hakkı alıyorum. Ne fazlasını ne eksiğini.
— Mahkeme de mahkeme, diye burnundan soludu Elif. — Her şeyi mahkemeye taşıyorsunuz. Normal insanlar konuşup anlaşır.
Yeniden masaya döndüm, karşısına oturdum. Aramızda hâlâ buharı tüten bardak duruyordu.
— Ben anlaşmaya çalıştım, dedim. — Bu yıl iki kez. Birinde hangi aylar için ne kadar borcu olduğunu tek tek yazıp gönderdim. Okudu, cevap vermedi. İkincisinde bir ödeme planı teklif ettim: Her ay üç bin beş yüz lira geçmiş borçtan, üstüne de o ayın nafakası. Kabul etti. Sonraki ay tek kuruş yatırmadı.
Elif sustu. Ardından çantasının fermuarını sert ve telaşlı bir hareketle çekti.
— Peki, dedi. — Madem güzellikle olmuyor, şimdi onu arıyorum. Senin yanında konuşsun. Kendi ağzıyla söylesin.
Telefonunu çıkardı, numarayı buldu. Ben hiç ses etmeden izledim. Sadece göz ucuyla raftaki telefona baktım. Yerinde duruyordu; kayıt ışığının kırmızı parıltısı belli belirsiz yanıp sönüyordu.
Elif arama tuşuna bastı, hoparlörü açtı.
Bir kez çaldı. Sonra ikinci kez. Üçüncü çalışta Murat telefonu açtı.
— Elif, ne var?
Sesi mutfağın içine yayıldı; keskin, sabırsız, memnuniyetsizdi. Onu altı aydan fazladır duymamıştım. En son Emre’nin doğum gününü hatırlatmak için aramıştım. “Tamam” demiş, sonra bir daha dönmemişti.
— Eski eşindeyim, dedi Elif yüksek sesle; sanki sahnedeymiş gibi konuşuyordu. — İmzalamayı reddediyor. Onunla sen konuş.
Kısa bir boşluk oldu. Karşı tarafta televizyonun boğuk uğultusunu işittim.
— Elif, sana söyledim ya, bunu sen hallet, dedi Murat. — Bu kadınlar arası çekişmelerden bıktım artık.
Kadınlar arası çekişme.
Kendi oğlu, kendi nafakası, kendi borcu… Ve onun verdiği ad buydu. Pencerenin yanında duruyor, bardağı iki elimle tutuyordum. Bardak çoktan soğumuştu ama bırakmadım; tutunacak bir şeye ihtiyacım vardı.
— Murat, anlamıyor işte, diye sesini yükseltti Elif. — Düzgünce anlat ona. Anlaştığınızı söyle.
— Bak, imzalasın gitsin. Bu meselelerden yoruldum. Para istiyorsa çalışsın. Ben usandım artık.
Emre’den tek kelimeyle bile söz etmedi.
