“Yılmaz mı?” diye sordu, aynadaki Elif’in gözlerine bakarak

Hikâyeler
Bu keşif son derece rahatsız edici ve ürkütücü.

Bu kuaföre aslında tamamen tesadüfen randevu aldım. Her zaman gittiğim kuaför izne çıkmıştı; saç diplerim de öyle uzamıştı ki iki hafta daha beklemeyi göze alamazdım. Bir arkadaşım bana bir numara gönderdi:

— Elif’e git, hem çok pahalı değil hem de eli hafiftir, işini iyi yapar.

Elif, kırk beş yaşlarında, eli çabuk, dili de bir o kadar hareketli bir kadındı. Her şeyi yorumlama alışkanlığı vardı. Boyayı hazırlarken ben telefonda bir şeylere bakıyor, onu da yarım kulak dinliyordum. Kuaförlerdeki o tanıdık uğultu işte: kim saçını fazla açtırmış, kime kumral yakışmamış, kim sarı istiyormuş ama aslında kestane rengi daha iyi dururmuş…

Derken Elif birden şöyle dedi:

— Bak, tam bu tondan isteyen bir müşterim var mesela. Yılmaz. Çok hoş bir kadın, bakımlı. Kendine özen gösterdiği belli.

Yılmaz, kocamın soyadıydı. Evlendikten sonra benim de soyadım olmuştu.

Yerimden sıçramadım. Yüzümün de değiştiğini sanmıyorum. Sadece telefondaki sayfayı kaydırmayı bıraktım ve aynadan Elif’in gözlerine baktım.

— Yılmaz mı? — diye sordum, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.

— Evet. Zeynep Yılmaz. Tanıyor musunuz?

Zeynep. Ayşe değil. Yani ben değildim.

Benim adım Ayşe Yılmaz. Eşimin adı Mehmet Yılmaz. Bizim ailede Zeynep diye biri yoktu. Ne kız kardeş, ne kuzen, ne uzak bir akraba, ne de bu soyadını taşıyan bir iş arkadaşı… Üstelik Yılmaz, yaşadığımız şehirde elbette duyulmamış bir soyadı değildi ama Elif’in anlattığı ayrıntılar içimi bir anda buz gibi yapmaya yetmişti.

— Hayır, — dedim. — Sadece soyadı tanıdık geldi. Uzun zamandır mı size geliyor?

Elif, konuşkan kuaförlerin çoğu gibi, yüksek sesle hatırlamaya başladı. Zeynep’in neredeyse iki yıldır geldiğini söyledi. Bazen hafta sonundan önce fön çektirirmiş. Bir keresinde laf arasında Nehir Caddesi’nden ve kocasının hediye ettiği spa üyeliğinden söz etmiş.

Nehir Caddesi’nde.

Biz Mehmet’le Cumhuriyet Caddesi’nde oturuyorduk.

Koltuğun üzerinde kırk dakika daha oturdum. Elif saç diplerimi boyarken ben aynadaki yüzüme bakıyor, saçımı değil bambaşka şeyleri düşünüyordum.

İki yıl. Eğer Zeynep Yılmaz iki yıldır bu kuaföre geliyorsa, demek ki bu soyadını daha dün almamıştı. Kocamın soyadını taşıyordu.

İş bitince hesabı ödedim, bahşiş bıraktım ve dışarı çıktım. Ekim ayıydı, hava serindi. Eczanenin önündeki banka oturdum. Telefonumu çıkardım ama Mehmet’i aramadım.

Merve’yi aradım.

Merve muhasebede çalışırdı ve böyle konularda kime danışılacağını her zaman bilirdi.

— Merve, bana bir avukat lazım, — dedim. — Boşanma için değil. Şimdilik sadece konuşmak istiyorum.

Merve soru sormadı. Üç dakika sonra bir numara gönderdi.

Hemen eve dönmedim. Yakındaki küçük bir kafeye girdim, çay söyledim ve telefonumu önüme koydum. Kavga çıkarmadan, Mehmet’e belli etmeden neyi kontrol edebilirim diye düşünmeye başladım. İlk olarak e-Devlet’e girdim.

Evimiz evlilik içinde alınmıştı ama tapuda Mehmet’in üzerine kayıtlıydı. Krediyi iki yıl önce kapatmıştık; ben de o kredide birlikte borçlanan taraftım. Kredi bittikten sonra hiçbir işlem yapmamıştık. Ne pay ayrımı, ne ek protokol… Kâğıt üzerinde daire onun görünüyordu. Hukuken ise evlilik birliği içinde edinilmiş maldı, yani ikimizindi. Ama insan bir kez şüpheye düşünce, “bizim” denilen şeyin ne kadar kolay başkasının alanına kaydırılabileceğini acı bir açıklıkla görmeye başlıyor.

Araba Mehmet’in üzerineydi. Yazlık ise annesi Fatma Hanım adına kayıtlıydı. Benim kendi maaş kartım vardı, onun da kendi kartı. Ortak hesabımız yoktu. Mehmet her ay bana ev alışverişi ve mutfak masrafları için sabit bir miktar gönderirdi. Onun geri kalan harcamalarını hiç denetlemezdim. Hesap dökümlerine bakmayı aklımdan bile geçirmezdim. Güvenirdim.

O an “güvenirdim” kelimesi zihnimde, sanki benim hayatıma ait değilmiş gibi yankılandı.

Ertesi gün avukatı aradım. Derya Hanım beni hiç bölmeden dinledi. Sonra da benim kendi kendime sormayı akıl edemeyeceğim üç soru sordu.

— Ayşe Hanım, çocuğunuz var mı?

— Bir kızım var. Ebru, on bir yaşında.

— Daire evlilik içinde alındı, kredi kapandı, tapuda pay ayrımı yapılmadı; doğru mu?

— Evet.

— Son bir yıl içinde eşinizin herhangi bir vekâletname düzenleyip düzenlemediğini, kredi çekip çekmediğini, kefalet verip vermediğini biliyor musunuz? Büyük tutarlı para transferleri oldu mu?

Bilmiyordum. Aslında onun mali durumuna dair, bana her ay gönderdiği sabit tutar dışında hiçbir şey bilmiyordum. Üstelik o tutar dört yıldır bir kez bile değişmemişti.

Derya Hanım bana üç şey yapmamı söyledi.

Birincisi, daire için tapu kayıt örneği almamı istedi. Sadece evin hâlâ aynı durumda olduğundan, üzerinde ipotek, haciz ya da başka bir şerh bulunmadığından emin olmak için. Bunu e-Devlet üzerinden ya da Tapu Müdürlüğü’nden öğrenebilirdim.

İkincisi, adıma bilmediğim bir kefalet ya da kredi borcu olup olmadığını kontrol etmemi söyledi. Bunun için kredi geçmişime bakmam gerekiyordu.

Üçüncüsü de ani hiçbir şey yapmamamı tembihledi. Bağırmak yoktu. Hesap sormak yoktu. Evi terk etmek yoktu. Elimde somut bilgi olmadan sahip olduğum tek şey, bir kuaförün ağzından çıkmış bir soyadıydı. Bu kanıt değildi; sadece bir işaretti.

Onun dediğini yaptım.

Tapu kaydını aynı gün sorguladım. Kredi geçmişimi de sistem üzerinden talep ettim. İki yanıt da yirmi dört saat içinde geldi.

Daire yerindeydi. Üzerinde herhangi bir takyidat görünmüyordu. Bağış yoktu, satış yoktu, ipotek yoktu. Derin bir nefes aldım. Fakat bu rahatlama uzun sürmedi.

Çünkü kredi geçmişimde bir sorgu kaydı vardı. Bir banka dört ay önce benim bilgilerimi incelemişti. O bankaya ben hiçbir başvuruda bulunmamıştım.

Derya Hanım, böyle bir sorgunun tek başına her zaman göründüğü şeyi, yani kesin olarak kredi kullanıldığını, kanıtlamayacağını söyledi.

Şükrüye'nin Penceresinden