Kalemi, ben masaya oturmadan çok önce dosyanın yanına bırakmıştı. Mavi, altın şeritli, yabancı bir kalemdi; bizim evden olmadığı hemen anlaşılıyordu.
— Ufak tefek şeyler, — dedi Emre, dosyayı masanın üzerinden bana doğru iterek. — Sadece usul gereği. Annem bir avukat bulmuş, her şey düzgün hazırlanmış.
Fatma Hanım pencerenin yanındaki kanepede oturuyor, telefonunda bir şeyleri kaydırıyordu. Masaya bakmıyordu. Daha doğrusu, bakmamaya fazla özen gösteriyordu.
Dosyayı açtım. Yeni basılmış kâğıt ve plastik föy kokusu yüzüme vurdu. Sekiz sayfa. Küçücük puntolar. Satır araları bir buçuk.
— Sekiz sayfalık bir formalite, öyle mi? — dedim.

— Avukat işi işte, — diye gülümsedi Emre. — Uzatmayı severler. Fazla kurcalama, standart metin. Daire, araba… İleride bir şey olursa herkesin hakkı belli olsun diye.
Kendine çay koydu. Bana koymadı. Oysa demlik ona daha yakındı.
— Düğüne üç hafta kaldı, Zeynep, — diye daha yumuşak bir sesle ekledi. — Şimdi kâğıtlarla vakit kaybetmeyelim. Sen zaten böyle sıkıcı evrak işlerini sevmezsin.
İşte tam o anda okumaya başladım. Hem de ağır ağır.
Kırıldığım için değil. Ben her gün sıkıcı evrak okurum. Sekiz yıldır bir yayınevindeyim; son dört yıldır da sözleşmelerle ve hukuki düzeltmelerle uğraşıyorum. Haftada en az on benzeri metin elimden geçer: telif, lisans, devir, türlü türlü anlaşma… Bir sözleşmede asıl meselenin nereye saklandığını iyi bilirim. En önemli cümleler hep ortalara gizlenir; insanın dikkati yorulmaya başladığı yere.
Emre bunu hatırlamıyordu. Ya da önemli bulmuyordu. Bir keresinde ne iş yaptığımı sormuştu. “Yayınevinde metinleri düzeltiyorum,” demiştim. O da başını sallayıp “Ha, virgüller,” demişti. O günden beri benim işim onun gözünde virgülden ibaretti.
Birinci madde: Çankaya’daki daire evlilik öncesi edinilmiş mal sayılıyor, boşanma hâlinde Emre’de kalıyordu. Mantıklıydı; daire benden önce alınmıştı.
İkinci madde: Araba ona aitti. O da evlilikten önceydi.
Üçüncü maddeye gelince durdum.
— Okuyor musun hâlâ? — Emre fincanına bakıp kaşığı çevirdi. — Uzadı bayağı. Gerçekten içinde büyütülecek bir şey yok.
— Hı hı, — dedim.
Üçüncü maddenin başlığı “Ortak ev düzeninin yürütülmesi”ydi. Kulağa ne kadar da derli toplu geliyordu. Maddede, evlilik süresince ev işleri, temizlik, yemek hazırlığı ve günlük düzenin kurulmasının eşe ait olduğu yazıyordu. Ayrıca “eş tarafından yerine getirilen bu yükümlülüklerin malvarlığına ilişkin herhangi bir talep doğurmayacağı ve paylaşım sırasında parasal değer olarak dikkate alınmayacağı” belirtilmişti.
İki kez okudum. İlkinde anlamadığım için değil; daha ilk bakışta anlamıştım. İkinci kez okumamın sebebi, bunun gerçekten yazılı olduğundan emin olmaktı.
Başımı kaldırdım.
— Emre, üçüncü maddeyi sen okudun mu?
— Hangisi üçüncü? — Telefonundan gözünü ayırmadı. — Ev işleriyle ilgili olan mı? Evde kimin ne yapacağı baştan belli olsun diye. Annem, sonra tartışma çıkmasın diye böyle şeylerin önceden konuşulmasının iyi olduğunu söylüyor.
Kanepedeki Fatma Hanım telefonunda yeni bir sayfaya geçti. Tek kelime etmedi.
— Kimin ne yapacağı, — diye tekrar ettim. — Peki bu maddeye göre sen ne yapıyorsun?
Emre sonunda bana baktı.
— Ben para kazanıyorum, — dedi. — Gayet doğal. Ben çalışırım, sen evi çekip çevirirsin. Bildiğimiz düzen.
Gözlerimi yeniden dosyaya indirdim. Dördüncü madde. Beşinci madde. Artık daha hızlı okuyordum; çünkü neyi aramam gerektiğini anlamıştım.
Altıncı maddeyi yalnızca bir kez görmeme rağmen kelimesi kelimesine aklıma kazıdım. Cümle, çocuğun doğması hâlinde eşin temel bakım sorumluluğunu üstleneceğini söylüyordu.
