Çocuk üç yaşına basıncaya kadar bu bakımın süreceği yazıyordu. Bu süre içinde eş, kaybettiği gelir, kesintiye uğrayan mesleki ilerleme ya da kaçırdığı kariyer imkânları için herhangi bir talepte bulunamayacaktı.
Dosyayı kapattım. Avucumu kapağın üstüne bastırdım.
— Emre.
— Hı?
— Burada deniyor ki, çocuğumuz olursa üç yıl boyunca onunla ben evde kalacağım. Bu yüzden işimi, kıdemimi, meslekteki yerimi kaybedersem de bu benim sorunum olacak. Doğru mu anlıyorum?
İçini çekti. İnsan, karşısındakine çok basit bir şeyi anlatmak zorunda kaldığını düşündüğünde böyle nefes alır.
— Zeynep, başka nasıl olacak? Zaten doğum iznine ayrılacaksın. Herkes ayrılıyor. Bunu ben uydurmadım, hayatın düzeni böyle. Avukat da sonradan sıkıntı çıkmasın diye yazmak daha iyi olur dedi.
— Kimin avukatı bu?
Bir anlık sessizlik oldu. Kısacıktı ama ben duydum.
— Annemin tanıdığı, — dedi Emre. — Ne var bunda?
Fatma Hanım sonunda telefonunu elinden bıraktı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi, bana sakin ve tatlı bir yüzle baktı. Sanki karşısında kolay bir soruya gereğinden fazla takılıp kalan küçük bir kız vardı.
— Zeynepciğim, — dedi. — Sen bunu büyütme. Bu sana karşı hazırlanmış bir şey değil. Her şeyiniz açık, düzgün, aile içinde olsun diye. Bizim ailede düzen hep böyledir: erkek geçimi sağlar, kadın yuvayı ayakta tutar. Emre’yi ben tek başıma büyüttüm; ne dediğimi bilirim.
— Bu sözleşmeyi daha önce gördünüz mü? — diye sordum. — Bugünden önce yani.
Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
— Hazırlanmasına yardım ettim. Yoksa sen bu maddelerin içinden nasıl çıkacaktın? Senin işin virgüllerle.
İşte buydu. Virgüller.
Kapalı dosyanın üzerinde elimle öylece oturuyordum. Emre çayını bitirdi, ayağa kalktı, bardağını lavaboya bıraktı; yıkamadı, sadece koydu. Sonra dönüp bana baktı.
— Ee, imzalıyor muyuz? Kalem şurada. Benim yedide görüşmem var, uzatmayalım istersen.
Öfkeleneceğimi sanmıştım. Öfkelenmedim. Daha tuhaf bir his geldi içime. Sanki önüme bir kitap diye bir dosya koymuşlardı; kapağında başka bir isim vardı ama içinde bambaşka bir metin saklıydı. Yazarı da karşımda oturmuş, okumaya üşeneceğimi varsayarak benden “basıma uygundur” damgasını bekliyordu.
Dosyayı yeniden açtım. Bu kez son sayfaya geldim.
— Emre, sen bu sözleşmeyi gerçekten okudun mu? Baştan sona?
— Dedim ya, standart şeyler.
— Bu cevap değil.
Bir süre sustu.
— Göz attım. Önemli yerlerine baktım. Annemle avukat zaten incelemiş, benim ayrıca neyi kurcalamam gerekiyor?
— Yani okumadın.
— Zeynep, niye böyle gerildin şimdi? — dedi ve tekrar yerine oturdu; yüzündeki ifade değişmişti. — Ben sen imzalarsın sanmıştım, hepsi bu. Sen zaten… Tartışmayı sevmezsin. Senin bu sakin hâlin hoşuma gidiyor.
— Sakin, — dedim.
Sakin. Yani kullanışlı. Bunu saklama gereği bile duymuyordu. Önüme sekiz sayfa kâğıt koyacağından, benim de şöyle bir bakar gibi yapacağımdan emindi. “Daire”, “araba” gibi kelimeleri görünce her şeyin adil olduğuna karar verip altın yaldızlı mavi kalemle imza atacağımı düşünmüştü. Çünkü benim işim virgüllerdi. Çünkü benimle hayat sakindi. Çünkü ben sıkıcı evraklardan anlamazdım.
Oysa ben dört yıldır insanların yanlışlıkla imzalamamaları gereken şeylerin altına imza atmaması için böyle metinleri okuyordum. Emre ise aynı türden bir dosyayı burnumun dibine koymuş ve benim de o yanılgıya düşenlerden biri olacağımı hesaplamıştı.
— Fatma Hanım, — dedim. — Size bir şey sorabilir miyim? Altıncı maddede geçen, kaybedilmiş gelirden talepte bulunmayacağıma dair ifade… Bu sizin cümleniz mi, yoksa avukatın mı?
