“O araba artık benim canım annemin arabası oldu!” diye kahkaha atan Mehmet’e Ayşe sessizce bakışlarını masa örtüsüne çiviledi

Hikâyeler
Böylesi adaletsizlik, kalbimi sızlatıyor.

Ayşe taksiden indiğinde, anne babasının oturduğu apartmanın kapısı önünde birkaç saniye öylece kaldı. Çantasının içinde ekranı kararmış telefonu duruyordu; kirada oturdukları evin komodin çekmecesinde ise üç haftadır Hyundai’nin anahtarları boş boş bekliyordu. Mehmet’in o akşam iki anahtar takımını da alıp annesine götürmesinden beri Ayşe onlara elini bile sürmemişti.

Kapıyı babası Hasan açtı. Kısa bir selam verdi, ardından hemen Ayşe’nin arkasına, merdiven boşluğunun sessiz ve bomboş karanlığına baktı.

— Araba nerede?

Ayşe’nin arkasından merdivenleri çıkan Mehmet, elinde portakal dolu bir poşetle öne atıldı. Karısının önünü omzuyla kapatır gibi durdu. Yüzünde geniş, neredeyse bayram yerine gelmiş gibi bir gülümseme vardı.

— O araba artık benim canım annemin arabası oldu! — diye kahkaha attı, sonra da sanki şaka çekilişi açıklıyormuş gibi iki kolunu yana açtı.

Ayşe tek kelime etmedi. Gözlerini yerden kaldırmadı.

Hasan damadına döndü. Uzun uzun baktı; öyle kısa bir bakış değil, insanın içine işleyen, ağır bir bakıştı bu. Sonra yana çekildi, başıyla koridorun iç tarafını işaret etti.

— Girin.

Mutfağa ilk Mehmet geçti. Ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına astı, daha oturmadan masanın üstünde duran salataya uzandı. Ayşe karşısındaki sandalyeye sessizce yerleşti; ellerini dizlerinin üstüne koydu ve bakışlarını nakışlı masa örtüsüne çiviledi.

Annesi Fatma mutfaktan, içinde patates olan tencereyle çıktı. Tencereyi masaya bıraktı, sonra tek kelime etmeden geri döndü. Ne damadına selam verdi ne de yüzüne baktı.

Mehmet tabağına yemek koyarken gözlerini sofradan ayırmadan konuşmaya başladı.

— Dün annemle bağ evine gittik, yeni kanepeyi götürdük. Araba çok iyiymiş, geniş geniş. Annem direksiyonda maşAllah usta şoför gibi, ben bile şaşırdım. Sonra depoya da uğradık, mal teslim aldık. Dönerken lastik biraz indi, düşünün, kendisi pompaya yanaştı, benden yardım bile istemedi.

Bir yandan konuşuyor, bir yandan ağzını doldura doldura çiğniyordu. Fatma çaydanlığı masaya koydu, sonra pencerenin yanına oturdu. Misafirlerine bakmadı bile.

Hasan yerinden kalktı. Salona gitti, elinde kalın bir dosyayla geri döndü. Sert kapaklı, ağır görünen dosyayı damadının tabağının yanına bıraktı. Ardından dosyayı açtı ve Mehmet’in önüne doğru çevirdi.

— Bağış sözleşmesi, — dedi alçak ama anlaşılır bir sesle.

Mehmet olduğu yerde donakaldı. Kaşığı ağzına götürmek üzereyken havada asılı kaldı; yüzündeki renk yavaş yavaş çekildi.

— Aracın sahibi Ayşe. Sen değilsin. Annen de değil.

— Tamam da baba, sonuçta biz aileyiz. Evli insanların malı ortak sayılır, yani biz…

— Bağış, — diye sözünü kesti Hasan. Bu kez sesi daha sert çıkmıştı. — Eşlerden birine hediye edilen mal, ortak edinilmiş mal sayılmaz. Araba yalnızca Ayşe’ye ait. Sen ve annen, sahibinin rızası olmadan başkasının malını kullanıyorsunuz.

Mehmet kaşığı tabağın kenarına bıraktı. Önce karısına baktı. Ayşe başını kaldırmadı. Bunun üzerine Mehmet, Hasan’a döndü ve gülümsemeye çalıştı. Ama dudaklarındaki ifade gülümsemeden çok yamulmuş bir çizgiye benziyordu.

— Allah aşkına baba, biz yabancı mıyız? Annem hasta kadın. Yardıma ihtiyacı var. Kalbi var, tansiyonu bir çıkıyor bir iniyor. Ayşe zaten evde oturuyor, arabaya binmiyor. Kendisi de direksiyondan korktuğunu söylemedi mi? Ben kötü bir şey mi yaptım? Herkes rahat etsin diye uğraşıyorum, siz hemen “başkasının malı” diye önüme koyuyorsunuz. O benim annem. Siz benim annemi elin insanı gibi gösteriyorsunuz.

Hasan iki avucunu masanın kenarına dayadı.

— Sen benim kızımın susmasını istiyorsun. O yürüyerek gitsin gelsin; annen ise benim kredi çekerek aldığım, karımın mücevherlerini satarak katkı sağladığı arabayla gezsin, öyle mi? Hem de aile yadigârıydı o takılar. Büyükannemden kalmaydı.

Mutfağın üstüne ağır bir sessizlik çöktü. Sanki kalın, ıslak bir yorgan herkesin omuzlarına serilmişti. Ayşe ocakta çaydanlığın usul usul kaynadığını, koridordaki musluktan da arada bir su damladığını duyuyordu.

Hasan bu kez kızına döndü. Ses tonu değişmişti; daha yumuşaktı ama kararlılığı eksilmemişti.

— Ayşe, hazırlan. Gidip arabayı alıyoruz. Hemen şimdi.

Ayşe ayağa kalktı. Mehmet de bir anda yerinden fırladı. Masanın üstündeki telefonunu kaptı, parmakları aceleyle ekranda dolaşmaya başladı.

— Bir dakika, siz ciddi misiniz? Beni kendi anne babanızın önünde küçük mü düşürüyorsunuz? Alt tarafı bir araba yüzünden mi?

— O “alt tarafı bir araba” değil, — dedi Hasan arkasına bile dönmeden. — Ayşe’nin malı. Hazırlan kızım.

Üçü birlikte evden çıktılar: Ayşe, babası ve annesi. Mehmet mutfakta kaldı. Fakat biraz sonra o da koridora geldi. Ayşe paltosunu giyerken, arkasından alçak ama tane tane duyulacak bir sesle konuştu:

— Sen ailene ihanet ettin. Bunu unutma.

Ayşe bir an duraksadı. Yine de dönüp bakmadı. Hasan kapıyı açtı ve önce kızının çıkmasına izin verdi.

Aşağı indiklerinde taksi apartmanın önünde bekliyordu. Fatma arka koltuğa oturdu, Ayşe de yanına geçti. Hasan ön tarafa yerleşti. Şoföre Emine’nin adresini söyledi; araç ağır ağır hareket etti.

Yol boyunca Ayşe camdan dışarı baktı. Annesi konuşmadı, fakat soğuk parmaklarıyla kızının elini sıkı sıkı tutuyordu.

Taksi, mahallenin dış kısmındaki eski beş katlı bir binanın önünde durdu. Üçüncü kattaki pencerelerden birinde ışık yanıyordu. Ayşe, altı ay önce kayınvalidesinin anahtarı “bir günlüğüne, doktora gidip geleceğim” diyerek istediği zamanı hatırladı. Sonra o bir gün iki güne çıkmıştı. Ardından bir haftaya. En sonunda Mehmet, annesinin adını sigortaya eklettiğini söylemiş; Ayşe de artık itiraz etmeyi bırakmıştı.

Merdivenleri ilk Hasan çıktı. Zile bastı. Kayınvalidesi kapıyı neredeyse anında açtı; sanki kapının arkasında bekliyordu. Üzerinde çiçekli bir sabahlık vardı, elinde de telefonu duruyordu. Belli ki Mehmet haber vermeye yetişmişti.

— Hasan Bey, hayırdır, böyle ansızın? — Emine dudaklarını zoraki bir tebessümle gererek konuştu. — Mehmet aradı, biraz tartışmışsınız galiba. Olur böyle şeyler, aile içinde ufak tefek meseleler. Şimdi çay koyarım, otururuz, sakin sakin konuşuruz. Sinire, gerginliğe gerek yok.

— Arabanın anahtarları, — dedi Hasan dümdüz bir sesle.

— Tabii, hemen. — Emine askılığa doğru döndü, bir adım attı, sonra birden kapıyı kendine doğru çekip kapatmaya yeltendi.

Hasan avucunu kaldırıp kapı pervazına dayadı.

— Bu oyuna gerek yok. Araba Ayşe’nin. Sen altı aydır onun izni olmadan kullanıyorsun. Bir gün bile “müsaaden var mı” diye sormadın. Anahtarları güzellikle ver. Yoksa polisi ararım. Bütün evraklar yanımda.

Emine’nin yüzü çarpıldı. Bir anda geri döndü, evin içine kayboldu. Çok geçmeden elinde anahtarlarla tekrar kapıda belirdi. Anahtarları avucunda öyle sıkıyordu ki boğumları beyazlamıştı. Gözleri öfkeden kısılmış, yüzü bembeyaz kesilmişti.

— Alın bakalım!

Anahtarları bilerek Ayşe’nin yüzüne doğru fırlattı. Metal uçlar Ayşe’nin yanağına çarptı, sonra şıngırtıyla yere düştü. Fatma bir çığlık gibi nefes aldı. Hasan kıpırdamadı.

— Ama kocan seni terk edecek, aklında tut! — diye bağırdı Emine, eğilip anahtarları yerden alan Ayşe’nin arkasından. — Düzgün bir kadın kocasının yanında durur. Sen ne yaptın? Bencil! Hasta bir kadına arabayı çok gördün! Ben oğlumu seninle evlendirdim diye bana ömrün boyunca dua etmen gerekirken yaptığın şeye bak!

Ayşe doğruldu. Elleri titremiyordu. Kayınvalidesine baktı, fakat hiçbir cevap vermedi. Sadece arkasını döndü ve merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

Fatma da kızının peşinden yürüdü. Hasan birkaç saniye daha orada kaldı; Emine’nin kapıyı nasıl öfkeyle çarptığını gördü. Sonra o da dönüp aşağı indi.

Hyundai apartmanın önünde duruyordu. Lastiklerden biri inmiş gibiydi. Kaputun üstünde kirli akıntı izleri vardı; yan ayna da eğri duruyordu. Ayşe kapıyı açtı ve olduğu yerde kalakaldı.

Arka koltukta yabancı çantalar, lekeli eski bir hırka, iki boş limonata şişesi ve sağa sola saçılmış kâğıt parçaları vardı. İçeriden tütün ve ağır, ucuz bir parfüm kokusu geliyordu. Ön yolcu koltuğunun üstünde de Emine’nin eldivenleri duruyordu.

Fatma hiç konuşmadan eşyaları tek tek arabadan çıkarmaya başladı. Çantayı, hırkayı, şişeleri, kâğıtları… Hepsini apartmanın kapısının önündeki asfalta düzgünce bıraktı.

Hasan Ayşe’nin yanına geldi, omzuna hafifçe dokundu.

— Direksiyona geç. Eve dönüyoruz.

Ayşe sürücü koltuğuna oturdu. Direksiyon soğuk ve yapış yapıştı. Yan koltuğa yerleşip kemerini takan babasına baktı. Annesi de arka koltuğa geçmişti.

Ayşe motoru çalıştırdı, debriyaja bastı ve arabayı yavaşça bahçeden çıkardı. Dikiz aynasına baktığında üçüncü kattaki perdenin oynadığını gördü.

İki gün geçti. Mehmet ne aradı ne mesaj attı ne de eve uğradı. Ayşe neredeyse onun gerçekten hayatından silinip gittiğine inanacaktı. Ama üçüncü günün akşamı kapı çaldı. Açtığında karşısında Mehmet duruyordu. Hiçbir şey söylemeden içeri girdi, salona geçti ve buruşmuş bir kâğıdı Ayşe’ye uzattı.

— Oku.

Ayşe satırların üzerinde hızla gezindi.

“Bana ihanet ettin. Aileni seçtin, kendi yuvanı değil. Hasta olan annemi küçük düşürdün. Gidiyorum. Boşanacağız. Mal paylaşımı da olacak. Tazminat hakkım var.”

Ayşe gözlerini kâğıttan kaldırdı.

— Çık git.

Mehmet ona şaşkınlıkla baktı. Sanki ağlamasını, kendini yerden yere atmasını, yalvarmasını beklemişti. Oysa Ayşe sessizce, onun üzerinden geçip boşluğa bakar gibi bakıyordu. Mehmet kapıyı öyle bir çarptı ki antre titredi.

Ayşe daha uzun süre mutfakta oturup buruşmuş kâğıda baktı. Yazı Mehmet’in el yazısıydı, ama cümleleri kuranın Emine olduğu belliydi. Ayşe bu ifadeleri fazlasıyla iyi tanıyordu. Notu ikiye katladı, masanın çekmecesine koydu. İçinde tuhaf bir boşluk vardı. Acı değildi bu. Kırgınlık da değildi. Daha çok, yıllardır göğsünün ortasında duran, nefes almasını zorlaştıran iri ve ağır bir şeyin çıkarılıp alınması gibiydi.

Ertesi gün Ayşe işe arabasıyla gitti. Hyundai apartmanın önünde tertemiz duruyordu. Bir önceki gün koltukları tütün kokusundan arındırmış, yabancı eldivenleri atmış, kapı kollarını tek tek silmişti. Artık arabanın içinde onun kullandığı parfümün hafif kokusu ve termos bardakta taşıdığı kahvenin sıcak kokusu vardı.

Akşam eve dönüp arabayı park yerine bıraktığında, yan apartmanın kapısından komşuları Zehra çıktı. Ayşe’yi görünce elini sallayarak yanına geldi.

— Ayşe kızım, dün sizi gördüm ben! Kocanla bütün apartmanı ayağa kaldıracak kadar bağırışmışsınız. Az kalsın polisi arayacaktım. Mehmet, senin annesini soyduğunu söyledi. Tabii ben inanmadım ama öyle inandırıcı anlattı ki insanın aklı karışıyor.

Ayşe elinde anahtarlarla donup kaldı.

— Soymuş muyum? Gerçekten böyle mi dedi?

— Evet, aynen öyle söyledi. Hasta kadının elinden arabayı aldığını, kadının da şimdi kalp krizi geçirip yattığını anlattı. Bir de eşyalarını asfalta fırlattığını söyledi. Ben de “Mehmet, Ayşe öyle biri değildir” dedim, ama eliyle şöyle bir savurdu, çekip gitti.

Ayşe derin bir nefes aldı, sonra yavaşça verdi.

— Zehra teyze, ben kimseden bir şey çalmadım. Araba benim. Annemle babam bana hediye etti. Kayınvalidem ise altı ay boyunca benim iznim olmadan kullandı. Eşyalarını da atmadım; sadece kendisine geri bıraktım. İsterseniz belgeleri gösterebilirim.

Zehra iki elini birden havaya kaldırdı.

— Ah yavrum, bu nasıl iş böyle! Adam bana masal gibi anlatıp durmuş. Sen merak etme Ayşe, ben bizimkilere söylerim; kimse onun dediğine hemen inanmasın.

Şükrüye'nin Penceresinden