“O araba artık benim canım annemin arabası oldu!” diye kahkaha atan Mehmet’e Ayşe sessizce bakışlarını masa örtüsüne çiviledi

Hikâyeler
Böylesi adaletsizlik, kalbimi sızlatıyor.

Ayşe başını hafifçe salladı, ardından apartman girişine doğru yürüdü. Yine de Zehra’nın iyi niyetli sözleri içindeki ağırlığı dağıtmaya yetmemişti. Göğsünün ortasında, kolay kolay silinmeyecek bir tortu kalmıştı. Mehmet artık açıkça cephe almıştı; üstelik görünen o ki geri adım atmaya da niyeti yoktu.

Aradan bir hafta daha geçti. Cuma akşamı, telefonun ekranında kız kardeşi Elif’in adı belirdi. Ayşe daha “alo” demeye kalmadan, Elif öfkeyle patladı:

— Sosyal medyada ne paylaştıklarını gördün mü sen?

Ayşe’nin içi buz gibi oldu. Telefonu açıp Emine’nin sayfasına girdi. Karşısına çıkan fotoğrafta kayınvalidesi, apartman önündeki bankta oturuyordu; yüzünde dünyadaki bütün haksızlıklara uğramış gibi acıklı bir ifade vardı. Fotoğrafın altına da şu satırları yazmıştı:

“İşte hâlimiz böyle. Kendi gelinim beni kapının önüne koydu. Arabayı aldı, anahtarları yüzüme fırlattı. Oysa ben onu öz kızım gibi sevmiştim. İnsana iyilik etmeyeceksin; sonunda kötülük görüyorsun.”

Paylaşımın altında şimdiden otuzu aşkın yorum birikmişti. Ayşe’nin tanımadığı kadınlar, sanki olayın iç yüzünü biliyorlarmış gibi yazıp duruyordu:

“Dayan Emine Hanım, Allah büyüktür.”

“Allah her şeyi görüyor.”

“Böyle gelin olmaz olsun, insanın içi yanıyor.”

Bazıları daha da ileri gidiyor, Ayşe’yi görmeden, duymadan ağır sözlerle suçluyordu. Ekrandaki satırlar gözlerinin önünde birbirine karıştı. Midesi kasıldı. Telefonu kapatıp masanın üzerine, ekranı aşağı gelecek şekilde bıraktı. Bir süre öylece oturdu; ne ağlayabildi ne de bağırabildi.

Yaklaşık bir saat sonra bu kez Mehmet aradı.

— Merhaba, — dedi, sonra sustu.

Ayşe de konuşmadı. Artık onun her sessizliğinin arkasında başka bir hesap aramaya başlamıştı.

Mehmet boğazını temizledi.

— Ben… konuşmak istiyorum. Ama telefonda değil. Bir yerde buluşalım. Tarafsız bir yerde.

— Ne konuşacağız? — diye sordu Ayşe, sesini olabildiğince düz tutmaya çalışarak.

— Görüyorsun işte olanları. Annem hasta oldu. Onu herkesin içinde rezil ettin. Kadın yataktan kalkamıyor. Doktorlar sinirlerinin çöktüğünü söylüyor. Sana da babana da dava açmaya hazırlanıyor. “Üzerime yürüdü, anahtarları yüzüme attı,” diyor.

Ayşe’nin yanaklarına kan hücum etti.

— Mehmet, sen de oradaydın. Anahtarları bana atan oydu. Ben yerden bile ilk alan kişi değildim. Baban da yanımızdaydı, her şeyi gördü.

— İlk kim atmış, ne fark eder! — diye bağırdı Mehmet. Sesi telefonun içinde patladı. — Sen ne yaptığının farkında mısın? Aileme karşı geldin! Anneme karşı geldin! Kadın hasta, hasta! Bir kere olsun tansiyonu nasıl diye sordun mu? Sen onu insan yerine koyuyor musun?

Ayşe gözlerini kapattı. İçinden yavaşça beşe kadar saydı. Artık onun bağırışına bağırışla karşılık vermek istemiyordu; çünkü her cümlesinin sonradan başka bir silaha dönüştürülebileceğini anlamıştı.

— Sen evi terk ederken boşanacağımızı söyledin, — dedi sakin bir sesle. — Ben kabul ediyorum. Boşanalım.

Telefonun ucunda uzun bir sessizlik oldu. Ayşe, Mehmet’in hızlı hızlı nefes aldığını duyuyordu. Sanki odada bir ileri bir geri yürüyordu.

— Demek boşanma istiyorsun? — diye sordu bu kez daha alçak bir sesle.

— Evet.

— Güzel. O zaman hazırlan. Bunu sen istedin. Benim de haklarım var. Ev kiralık olabilir ama kirayı yarı yarıya ödedik. Makbuzlar duruyor. Arabayı da öyle kolay kolay bırakmam. Hediye miydi, değil miydi, mahkemede anlaşılır. Bir de krediler var. İki yıl önce ihtiyaç kredisi çekmiştik. Onu da ben ödedim, haberin olsun.

Ayşe’nin kaşları çatıldı.

— O kredi kapandı. Son taksiti ben kendi hesabımdan yatırdım.

— Ben bilmem. Belgeler konuşur. Hazır ol Ayşe. Madem savaş istedin, savaş göreceksin.

Sözünü bitirir bitirmez telefonu yüzüne kapattı.

Ayşe birkaç dakika yerinden kıpırdamadan kaldı. Sonra babasını aradı. Hasan, kızını tek kelime etmeden dinledi. Ayşe her şeyi anlattıktan sonra adam yalnızca şu cümleyi kurdu:

— Yarın sabah bir avukata gidiyoruz. Ben şimdiden iyi birini buldum.

O gece Ayşe neredeyse hiç uyumadı. Yatağın içinde dönüp durdu. Mehmet’in söylediği her cümle zihninde yeniden yankılandı. Emine’nin o yapmacık mağduriyet fotoğrafı gözünün önüne geldi. Anahtarların yüzüne doğru savrulduğu anı hatırladı. Ne kadar düşünürse, Mehmet’le annesinin rastgele davranmadığını o kadar iyi anlıyordu. Sanki başından beri bir şey hazırlıyorlardı. Bir tuzak vardı; ama tuzağın nereye kurulduğunu henüz göremiyordu.

Cevap iki gün sonra geldi.

İş yerindeki telefon çaldığında Ayşe sıradan bir arama sandı. Bilmediği bir numaraydı. Ahizeyi kaldırır kaldırmaz, boğuk ve sert bir erkek sesi duyuldu:

— Ayşe Hanım? Tahsilat biriminden arıyoruz. Üç yüz yirmi dört bölü on beş numaralı kredi sözleşmenizde gecikme bulunuyor. Toplam borcunuz otuz dokuz bin iki yüz lira. Gecikme faizi ayrıca işliyor. Ödemeyi ne zaman yapmayı düşünüyorsunuz?

Ayşe dizlerinin boşaldığını hissetti ve yavaşça sandalyeye oturdu.

— Hangi kredi? Ben kredi falan çekmedim.

— Sözleşme sizin adınıza düzenlenmiş. Kimlik bilgileriniz de uyuşuyor. Tarih geçen yıl nisan. Üç aydır ödeme yapılmamış. Bu nedenle tahsilat sürecini başlatmak zorundayız.

Telefonun öbür ucunda bir hışırtı oldu. Ardından arka plandan bir kadın sesi duyuldu:

— Söyle ona, evi de haczederler.

Hemen arkasından kısa, alaycı bir kahkaha geldi. Ayşe o kahkahayı bin kişinin arasından tanırdı. Gülen Emine’ydi.

Hat bir anda kesildi. Kısa bip sesleri kulağında çınlarken Ayşe ahizeyi elinde tutmaya devam etti. Ne kadar süre öyle kaldığını bilemedi. İçinde öfke, korku ve aşağılanmışlık birbirine karışmıştı. En çok da o zafer kazanmış gibi atılan kahkaha zihnine saplanmıştı.

Kendine gelir gelmez babasını aradı. Hasan bir saat geçmeden kapıdaydı. İçeri girer girmez mutfağa geçti, eski telefonunu masanın üzerine bıraktı ve sandalyesine oturdu.

— Baştan anlat, — dedi. — Tek bir kelimeyi bile atlama.

Ayşe konuşmayı olduğu gibi aktardı. “Evi haczederler” diyen kadın sesinden, ardından gelen kahkahadan söz ettiğinde Hasan’ın yüzü gerildi. Çenesini öyle sıkmıştı ki elmacık kemikleri belirginleşti.

— Demek senin adına kredi çekmişler, — dedi ağır ağır. — Hem de haberin olmadan. Şimdi de seni korkutup para istiyorlar.

— Baba, ben gerçekten hiçbir kredi almadım. Yemin ederim.

Hasan kızının sözünü kesti:

— Biliyorum almadığını. Bunu bana ispatlamana gerek yok. Bu yüzden yarın sabah Selin’e gidiyoruz. Avukat.

Ceketinin iç cebinden bir kartvizit çıkarıp masaya koydu. Beyaz kartın üzerinde siyah harflerle şu yazıyordu:

“Avukat Selin Kaya. Aile Hukuku. Hukuki Uyuşmazlıklar.”

Ayşe kartvizite baktı.

— Sen onunla görüştün mü?

— Evet. İki gün önce konuştum. Mehmet’in bu işi burada bırakmayacağını anladığım anda randevu aldım. Elindeki bütün belgeleri getirmeni söyledi. Kimliğin, evlilik cüzdanın, arabanın bağış sözleşmesi, banka hesap dökümleri… Evde ne varsa, hepsi.

Ayşe sessizce başını salladı. O akşam babasıyla mutfakta karşılıklı oturup çay içtiler. Çok az konuştular. Dışarıda yağmur hızlanmış, camlara sert sert vurmaya başlamıştı. İçeride ise yalnızca çay kaşığının bardağa değen ince sesi duyuluyordu.

Ertesi sabah Ayşe ile Hasan, Selin Kaya’nın bürosunun bulunduğu binanın önüne geldiler. Eski tuğlalı bir yapının ikinci katındaydı ofis. Merdivenlerden çıkarken koridora sinmiş kâğıt, kahve ve eski dosya kokusu Ayşe’nin burnuna geldi. Kapıyı Selin açtı.

Kırk yaşlarında, uzun boylu, ciddi bakışlı bir kadındı. Gri, sade bir takım giymişti. Kısa kesilmiş saçları yüz hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Gözleri keskin ve dikkatliydi; sanki insan konuşmadan önce bile birçok şeyi fark ediyordu.

— Buyurun, geçin, — dedi. — Oturun lütfen. Hasan Bey bana durumu ana hatlarıyla anlattı. Araba meselesi var. Eşiniz evi terk etmiş. Kayınvalideniz sosyal medyada sizi karalıyor. Şimdi de sizin almadığınızı söylediğiniz bir kredi ortaya çıkmış. Önce sakin sakin sıraya koyalım. Tahsilat biriminden dedikleri arama size ne zaman geldi?

Ayşe aramayı ayrıntısıyla anlattı. Selin önündeki deftere notlar alıyor, ara sıra başını kaldırıp Ayşe’ye bakıyordu.

— Numara duruyor mu? — diye sordu.

Ayşe telefonundaki arama kaydını açıp numarayı okudu. Selin rakamları kendi telefonuna yazdı ve arama tuşuna bastı. Birkaç çalmadan sonra erkek bir ses cevap verdi.

— Alo?

Selin’in sesi bir anda resmî ve soğuk bir tona büründü.

— Ben Avukat Selin Kaya. Müvekkilim Ayşe adına arıyorum. Kiminle görüşüyorum?

Karşı tarafta hafif bir hışırtı oldu. Az önce kendinden emin olduğu anlaşılan ses bu kez daha çekingen çıktı:

— Siz… hangi konu için aramıştınız?

— Üç yüz yirmi dört bölü on beş numaralı kredi sözleşmesiyle ilgili. Kuruluşunuzun tam ticari unvanını, açık adresini ve tahsilat faaliyeti yürütmeye ilişkin yetki bilgilerinizi rica ediyorum.

Telefonun ucunda sessizlik oluştu. Ardından adam anlaşılmayan birkaç kelime mırıldandı ve çağrıyı kapattı.

Selin telefonu masaya bıraktı. Yüzünde en küçük bir şaşkınlık yoktu.

— Bunlar gerçek tahsilat görevlisi değil, — dedi. — Birini araya koymuşlar. Büyük ihtimalle kayınvalidenizin tanıdığı biri. Sizi korkutması, baskı kurması istenmiş. Gerçek bir tahsilat firması önce kendini tanıtmak, hangi kurum adına aradığını söylemek ve görüşmenin kayıt altına alındığını bildirmek zorundadır.

Ayşe derin bir nefes verdi. Omuzları biraz gevşemişti. Fakat Selin hemen elini kaldırdı.

— Ama bu, ortada hiç kredi olmadığı anlamına gelmez. Eşiniz ve Emine Hanım, kimlik bilgilerinizin kopyasıyla bir finans kuruluşundan ya da benzeri bir yerden borç almış olabilir. Ne yazık ki bu tür olaylarla sık karşılaşıyoruz. Önce bunu netleştireceğiz.

Bilgisayarını kendine doğru çekti, klavyede hızlı hızlı yazmaya başladı. Birkaç dakika sonra ekranı Ayşe’ye çevirdi.

— Yazılı onayınızla kredi geçmişinizi sorguladım. Bakın. Adınıza gerçekten gecikmeye düşmüş borçlar görünüyor. Üstelik sadece bir tane değil.

Ayşe ekrandaki satırlara baktı. Bir an odanın zemini ayağının altından kayıp gidiyor sandı.

Ekranda üç ayrı kayıt vardı.

İlki, geçen yıl nisan ayında açılmış otuz dokuz bin iki yüz liralık ihtiyaç kredisiydi.

İkincisi, temmuz ayında alınmış on dört bin liralık kısa vadeli borçtu.

Üçüncüsü ise eylül ayında kullanıma açılmış, limiti on yedi bin beş yüz lira olan bir kredi kartıydı.

Ayşe’nin dudakları güçlükle kıpırdadı.

— Ben bunların hiçbirini almadım.

Hasan öne doğru eğildi. Gözlerini ekrandan ayırmadan sordu:

— Bunu Mehmet mi yapmış?

Selin avucunu hafifçe kaldırdı.

— Hemen hüküm vermeyelim. Önce belgeyle ilerleyeceğiz. Ama tarihlere bakılırsa, üç işlem de evliliğiniz devam ederken yapılmış. Miktarlar da aile ihtiyaçları için kullanılmış gibi durmuyor. Ayşe Hanım, son bir yıl içinde Mehmet’in ya da annesinin dikkat çeken harcamaları oldu mu? Büyük sayılabilecek bir şey aldılar mı?

Ayşe düşünmeye başladı. İlk başta zihni bomboştu. Sonra birden, sanki karanlık bir odada ışık yanmış gibi hatırladı.

— Nisan ayında annesiyle Akdeniz tarafına tatile gitmişlerdi. Emine, “Emekli maaşımdan biriktirdim,” demişti. Temmuzda Mehmet yeni bir dizüstü bilgisayar aldı. İş yerinden ikramiye aldığını söyledi. Eylülde de Emine’nin evine yeni bir çamaşır makinesi geldi. Komşulara göstere göstere övünmüştü.

Selin her kelimeyi not etti. Sonra kalemini bıraktı ve sandalyesine yaslandı.

— İşte size muhtemel sebep. Para tatile, elektronik eşyaya ve beyaz eşyaya gitmiş olabilir. Borçlar ise sizin adınıza yazılmış. Peki Ayşe Hanım, geçen yıl nisan ayında kimliğiniz nerede duruyordu, hatırlıyor musunuz?

Ayşe gözlerini kapattı. O döneme dönmek için zihnini zorladı. Sonra bir anıyı yakaladı. Mehmet bir akşam eve gelmiş, iş yerinde bazı evraklar için eşinin kimlik fotokopisinin gerektiğini söylemişti. Ayşe de hiç şüphelenmeden kimliğini vermişti.

— Kimliğim Mehmet’teydi, — dedi. — “Sigorta işlemleri için eşimin kimlik fotokopisini istiyorlar,” demişti. Ben de sorgulamadım. Verdım.

Selin başını yavaşça salladı. Bu cevap onu şaşırtmamış gibiydi.

— Çok bilinen bir yöntem. Muhtemelen sözleşmelerdeki imzalar da size ait değil. İmza incelemesiyle bu ortaya çıkar. Eğer sahte imza kullanıldıysa, eşinizin ve annesinin yaptığı şey sıradan bir aile kavgası olmaktan çıkar. Bu, ceza hukuku bakımından dolandırıcılık kapsamına girer.

Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Ayşe’nin elleri dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti. Hasan’ın yüzündeki öfke artık açıkça okunuyordu; ama kızının yanında kendini tutmaya çalışıyordu.

Sessizliği ilk bozan Hasan oldu.

— Peki süreci başlatmak için ne yapmamız gerekiyor?

Selin dosyasını kapatmadı; aksine yeni bir sayfa açtı.

— Önce emniyete suç duyurusunda bulunacağız. Ardından mahkemede bu kredi sözleşmelerinin geçersiz sayılması için dava açacağız. Aynı zamanda manevi tazminat ve yaptığınız bütün masrafların karşılanmasını da talep edeceğiz. Fakat bundan önce size sormam gereken önemli bir şey var, Ayşe Hanım.

Ayşe başını kaldırdı.

Selin’in sesi sert değildi; ama çok ciddiydi.

— Sonuna kadar gitmeye hazır mısınız? Çünkü bu adım atıldıktan sonra geri dönüş kolay olmayacak. Mehmet ve Emine Hanım suç duyurusunu öğrendiklerinde kendilerini savunmaya geçecekler. Büyük ihtimalle sizi daha fazla yıpratmaya çalışacak, ellerindeki her yolla karşılık vermek isteyecekler.

Şükrüye'nin Penceresinden