— Mert, orada on iki metreküp sıcak su nasıl harcanmış olabilir? Ev boş duruyor, içinde kimse yaşamıyor ki.
Elif, kanepenin en ucuna ilişmiş, site yönetiminin uygulaması açık duran telefonunu avucunda sıkıyordu. Ekrandaki rakamlar ona kötü yapılmış bir şaka gibi görünüyordu.
Mert ise televizyondaki spor programından gözünü bile ayırmadı. Ağır ağır gerindi, boynunu çıtırdattı, sonra tuzlu kuruyemişlerden bir avuç alıp ağzına attı.
— Sayaç bozulmuştur belki. Ya da sen en son kontrole gittiğinde musluğu açık unutmuşsundur.
— Ben oraya en son üç ay önce gittim. Musluğu açık bırakmış olsam şimdiye kadar alt komşunun tavanını yaptırıyor olurduk. Üstelik sadece su değil, elektriğe de bak. İki yüz kilovat yazmış. Bizim oturduğumuz üç odalı evde bile daha az geliyor; burada her gün çamaşır yıkıyoruz, yemek yapıyoruz.

Elif telefonu bir kenara bıraktı, parmak uçlarıyla şakaklarını ovuşturdu. Şehrin öbür ucundaki o daire ona evlenmeden önce kalmıştı; üniversiteyi bitirdiğinde anne babasının yaptığı cömert bir hediyeydi. Elif o evi hep zor günlerde sırtını dayayabileceği bir güvence gibi görmüştü. Mert’le, şimdilik kiraya vermemeye karar vermişlerdi. Çünkü dairenin ciddi bir tadilata ihtiyacı vardı; duvar kâğıtları parça parça sarkıyor, banyodaki borular su açıldığında ürkütücü bir uğultu çıkarıyordu. Elif para biriktirip iyi bir usta ekibiyle anlaştıktan sonra evi baştan aşağı toparlamayı, ancak ondan sonra düzgün insanlara kiralamayı düşünüyordu.
Boş duran tek odalı dairenin anahtarları yalnızca Elif’te, Mert’te ve bir de kayınvalidesi Fatma’da bulunan yedek takımdan ibaretti. Elif o yedek anahtarı geçen kış bizzat kendi eliyle vermişti. O sırada binada kalorifer tesisatıyla ilgili çalışma yapılacaktı, onlar da Mert’le birkaç günlüğüne tatile çıkmışlardı. Fatma, işçilere kapıyı açıp yapılanı takip etmeyi kendisi teklif etmişti. Anahtarlar da sonra onda kalmıştı; sözde olur da gerekirse, mesela çiçekler olsaydı sulamak için.
— Kendini boşuna kurma, — dedi Mert sonunda ona dönerek. Yüzünde hafif küçümseyen, sakinleştirici bir gülümseme vardı. — Annem arada uğruyordur oraya. Balkonda fide yetiştirmek istediğini söylemişti, camlar güneş alıyor ya. Işığı o yüzden yakmıştır belki. Suya gelince… Ne bileyim, yerleri silmiştir. Annemi bilirsin, temizlik konusunda titizdir.
— Yer silmek için on iki metreküp su mu harcanır, Mert? O suyla küçük bir havuz doldurulur. İki yüz kilovat elektrik de fide için mi? Kadın oraya sanayi tipi sera mı kurdu?
— Elif, üç beş kuruş için niye bu kadar büyütüyorsun? — Mert’in kaşları çatıldı; belli ki cumartesi akşamının bozulmasından hoşnut değildi. — Öde gitsin şu faturayı. Senin için bu kadar büyük paraysa sonra ben sana gönderirim.
Elif cevap vermedi. Mesele para değildi; gerçi faturadaki tutar da az buz sayılmazdı. Onu asıl rahatsız eden şey, içinin bir yerinde yapışkan bir gölge gibi büyüyen kötü histi. Fatma’yı gayet iyi tanırdı. Kayınvalidesi, tutumlulukta neredeyse aşırıya kaçan bir kadındı. Misafirliğe geldiğinde Elif daha ayakkabısını giyerken koridorun ışığını kapatır, “Elektrik de artık ucuz değil,” diye söylenirdi. Böyle bir kadının başkasının suyunu, elektriğini bu ölçüde harcaması akla mantığa sığmıyordu.
Ertesi gün Mert’in yapı markete gitmesini bekledi. Kocası evden çıkar çıkmaz Elif giyindi, arabanın anahtarını aldı ve kararlı adımlarla kapıya yöneldi. Artık her şeyi kendi gözleriyle görmesi gerekiyordu.
Yol yaklaşık kırk dakika sürdü. Bildiği apartmanın avlusuna arabayı park ettiğinde başını kaldırıp üçüncü kattaki dairesinin pencerelerine baktı. Mutfak camının küçük kanadı aralıktı. Kalbi bir an daha hızlı çarptı. Yağmurda eski parkelere su girmesin diye bütün pencereleri sıkı sıkı kapattığını çok net hatırlıyordu.
Merdivenleri çıkıp metal kapının önünde durunca içinden gelen sesler duyuldu. Kapının ardında kısık bir televizyon uğultusu vardı; bir de soğanla kavrulan patatesin belirgin kokusu koridora kadar yayılmıştı. Artık şüpheye yer kalmamıştı. Dairenin içinde biri vardı.
Elif çantasından anahtar demetini çıkardı. Elleri hafifçe titriyordu. Önce üst kilide anahtarı sokup çevirdi. Kilit kısa bir sesle açıldı. Ardından alttakini çevirdi. Kapı neredeyse hiç direnmeden aralandı.
Antrede, yerde büyük numaralı, yıpranmış erkek spor ayakkabıları duruyordu. Askıda ise Elif’in daha önce hiç görmediği kamuflaj desenli bir mont asılıydı.
— Ali, ekmek aldın mı? — diye mutfaktan kalın, kaba bir erkek sesi yükseldi.
Elif bir adım içeri girdi ve kapıyı arkasından sertçe kapattı. Mutfaktaki televizyonun sesi bir anda kesildi. Koridora, kırk yaşlarında, iri yapılı, tıraşsız bir adam çıktı. Üzerinde esnemiş bir atlet, altında eşofman vardı; elinde de yemek karıştırmak için kullanılan bir spatula tutuyordu. Elif’i görünce gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
— Hey, sen kimsin? — Adam içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi, spatulayı daha sıkı kavradı. — Buraya nasıl girdin?
— Bu dairenin sahibiyim, — dedi Elif. Sesini düzgün ve kararlı tutmaya çalışıyordu; oysa içi öfkeden titriyordu. — Asıl siz kimsiniz ve benim evimde ne işiniz var, bunu öğrenmek istiyorum.
