“Şu ineğim adına kusura bakmayın! Yine ölçüyü kaçırıp önüne geleni silip süpürüyor!” Mehmet’in sesi, bayram sofrasının neşesini bir anda paramparça etti.
Ayşe, elindeki çatalla olduğu yerde donakaldı. Çatalına aldığı mayonezli patates salatası tabağa bile varamadı. İncecik, narin bir kadındı; olsa olsa elli kilo gelirdi. Kocasının karşısında otururken, masadaki herkesin bakışının üstüne çevrildiğini iliklerine kadar hissetti.
Ahmet içtiği meyve şerbetini boğazına kaçırdı. Eşi Fatma bir şey söyleyecek gibi ağzını araladı, fakat tek kelime çıkaramadı. Sofranın üzerine öyle ağır bir sessizlik çöktü ki insan nefes almaya bile çekinirdi.
“Mehmet, sen ne söylediğinin farkında mısın?” diye ilk toparlanan Ahmet oldu.
“Ne var bunda?” Mehmet sandalyesine yaslandı; yarattığı rahatsızlıktan açıkça keyif alıyordu. “Doğruyu söylemek de mi yasak? Benim ahmak yine kilo almış. Yanımda gezdirmeye utanıyorum artık!”

Ayşe’nin yüzü kıpkırmızı kesildi. Bu kızarıklık utançtan çok acıdandı. Gözlerinin kenarında yaşlar birikmişti; yine de ağlamamayı, her zamanki gibi kendini tutmayı başardı. Üç yıllık evliliği boyunca bunu öğrenmişti. Önceleri ağlardı, sonra ondan da vazgeçmişti. Ne değişiyordu ki?
Masanın öbür ucundan Murat, ortamı yumuşatmaya çalışarak, “Yapma be Mehmet,” dedi ama sesi pek emin çıkmadı. “Ayşe dediğin kadın güzel mi güzel.”
“Güzel mi?” Mehmet alaycı bir kahkaha attı. “Sen onu bir de makyajsız gör. Korkarsın! Sabah bazen gözümü açıyorum da yanımda yatan kim diye düşünüyorum. Nereden çıktı bu, diyorum.”
Birileri sinirli sinirli güldü. Kimileri başını tabağına eğdi. Ayşe ise yavaşça ayağa kalktı; sanki biraz hızlı hareket etse paramparça olacakmış gibi dikkatliydi.
“Ben lavaboya gidiyorum,” diye fısıltıyla söyledi ve odadan çıktı.
“Alındı işte!” Mehmet memnun bir homurtu çıkardı. “Birazdan döner, sabaha kadar da ağzını açmaz. Kadın dediğini sınırda tutacaksın!”
Ahmet karşısındaki adama baktı, fakat onu tanıyamıyordu. Okul yıllarından beri dosttular; tam on beş senelik arkadaşlıkları vardı. Mehmet eskiden neşeli, bulunduğu yere canlılık katan biriydi. Ayşe’yle evlendiğinde herkes sevinmişti; dışarıdan bakınca birbirlerine çok yakışıyorlardı. Ayşe zarif, sessiz, iri kahverengi gözlü bir kadındı. Mehmet ise kendinden emin, işinde gücünde, başarılı görünüyordu.
Ama bir yerden sonra her şey bozulmuştu. Önce “şaka” diye başlayan sözler gelmişti. Mehmet, kalabalık içinde eşine “benim safım”, “akılsız”, “beceriksiz” derdi. İnsanlar rahatsız bir gülümsemeyle geçiştirirdi; aile arasında olur böyle şeyler sanılırdı. Sonra sözlerin dozu giderek ağırlaştı.
Ayşe bir lokantada tatlı istediğinde, Mehmet bütün salonun duyacağı şekilde, “Benim inek yine pastayı götürdü!” diye bağırmıştı.
Misafirler, onun özenle hazırladığı yemeği överken, “Kusura bakmayın, bizimki yemek yapmayı bilmez,” diyerek sanki ortada gerçekten utanılacak bir şey varmış gibi özür dilemişti.
“Bundan ne beklenir? Üniversiteyi zar zor bitirdi, üç kuruşa çalışıyor!” derdi bir de. Oysa sözünü ettiği kadın, okulunu dereceyle tamamlamış, ilkokul öğretmeni olarak emek veren biriydi.
Fatma, masanın altında kocasını dirseğiyle hafifçe dürttü.
