“Şu ineğim adına kusura bakmayın! Yine ölçüyü kaçırıp önüne geleni silip süpürüyor!” Mehmet’in alaycı sözleri üzerine Ayşe çatalla donup kıpkırmızı yüzle lavaboya çıktı

Hikâyeler
Utanç verici, acımasız bir sessizlik evin içine çöktü.

Fatma alçak sesle, neredeyse dişlerinin arasından fısıldadı:

— Bir şey yap artık.

Ahmet yerinden kalktı, masadakilere belli belirsiz başını eğdi.

— Biraz hava alacağım.

Ayşe’yi banyoda buldu. Lavabonun kenarına iki eliyle tutunmuş, omuzları titrediği hâlde sesini çıkarmadan ağlıyordu. Göz boyası yanaklarına akmış, ruju dağılmıştı. Mehmet’in az önce herkesin içinde görmek istediği o “çirkin” hâle gerçekten bürünmüş gibiydi; kırılmış, küçülmüş, kendinden utanır bir hâl.

— Ayşe, iyi misin?

Kadın irkilerek başını kaldırdı. Hemen avucunun tersiyle gözlerini sildi.

— İyiyim. Yüzümü yıkayıp gelirim şimdi.

Ahmet kapının yanında durdu, sesini yumuşatmaya çalıştı.

— Neden buna katlanıyorsun?

Ayşe ona döndü. Gözlerinde yorgunluktan çok çaresizlik vardı.

— Nereye gideyim, Ahmet? Benim hiçbir şeyim yok. Ev onun, araba onun. Ben öğretmenim, aldığım maaş belli. Annemle babam köyde yaşıyor, zaten zor geçiniyorlar. Onların yanına dönsem, bütün çevreye rezil olduk diye kahrolurlar.

— Bu rezillik değil.

— Onlar için öyle. Beni şehirli, hâli vakti yerinde biriyle evlendirdiklerini sanıp sevindiler. Annem herkese damadının ne kadar iyi olduğunu anlattı durdu. Şimdi ne diyeceğim? “Kocam bana inek diyor” mu diyeceğim?

Ahmet bir süre sustu.

— Hep böyle miydi?

Ayşe başını ağır ağır iki yana salladı.

— İlk yıl rüya gibiydi. Çiçekler, küçük hediyeler, güzel sözler… Beni el üstünde tutuyordu. Sonra yavaş yavaş değişti. Önce tarhana çorbasını onun sevdiği gibi yapamadığımı söyledi. Sonra giyinmeme takıldı; “köylü gibi dolaşıyorsun” dedi. Ardından aklımla alay etmeye başladı. Bir kere başlayınca arkası kesilmedi. Şimdi başkalarının yanında bile beni küçük düşürüyor. Evdeyse…

Sözü boğazında düğümlendi.

— Evde ne oluyor? Sana el kaldırıyor mu?

— Hayır. Keşke sadece bağırsa bazen. Daha kötüsü var: Susuyor. Bir hafta boyunca tek kelime etmediği oluyor. Sanki ben o evde yokmuşum gibi. Sonra ansızın en küçük şeyden patlıyor; tabağı yanlış yıkamışım, terliği başka yere koymuşum… Bana işe yaramaz olduğumu, kimsenin beni istemeyeceğini, sırf acıdığı için benimle kaldığını söylüyor.

— Ayşe, bunların hepsi saçmalık. Sen akıllı, güzel, iyi bir insansın.

Kadın acı acı gülümsedi.

— Artık ben de ne olduğumu bilmiyorum. Aynaya bakınca kendi yüzümü değil, onun anlattığı kadını görüyorum. Hantal, aptal, çirkin biri… Belki de haklıdır diye düşünmeye başladım.

Tam o sırada salondan Mehmet’in kaba kahkahası duyuldu. Sesi kapalı kapıdan bile açıkça geliyordu:

— Bir de mahrem hâllerini görseniz! Kütük gibi durur, tavana bakıp durur. Allah aşkına, insan biraz canlı olur!

Ayşe’nin yüzü bembeyaz kesildi. Ahmet’in çenesi kasıldı, parmakları istemsizce yumruğa dönüştü.

— Yeter artık. Hazırlan, seni buradan çıkarıyorum.

— Nereye?

— Nereye istersen. Ailene, bir arkadaşına, bir otele… Sen yeter ki söyle.

— O izin vermez.

— Buna o karar veremez.

İkisi birlikte salona döndüler. Mehmet sofranın başında kendini iyice kaptırmış, karısını konu ettiği yeni bir “komik” anısını anlatıyordu.

— Düşünün, dün gözlüğünü bir saat aradı. Meğer başındaymış! Böyle dalgınlık olur mu, insan güler tabii!

Ahmet masanın yanında durdu.

— Biz gidiyoruz.

Mehmet’in yüzündeki gülüş bir anda silindi.

— Nereye gidiyormuşsunuz?

— Ayşe’yi götüreceğim.

— Hiçbir yere gitmiyor. Ayşe, yerine otur!

Ayşe, alışkanlıkla masaya doğru bir adım attı. Ahmet onun elini tuttu.

Şükrüye'nin Penceresinden