“Zeynep, senin çalışmana ne gerek var?” diye çıkıştı; Zeynep telefonu kapatıp eşyalarını toplamaya devam etti

Hikâyeler
Bu bencillik utanç verici, beklenmedik ve korkutucu.

— Nerelerde dolaşıyorsun sen?! Bugün eve misafir geleceğini sana söylemedim mi! — diye bağırıyordu kocası telefonda. Fakat Zeynep artık onun sesindeki öfkeye aldırmadı; tek kelime etmeden telefonu kapattı ve eşyalarını toplamaya devam etti.

Oysa Zeynep, Mehmet’in yüzünde kocaman bir gülümsemeyle eve döndüğü o günü dün gibi hatırlıyordu. Elinde kutlama için aldığı tatlı bir şerbet ve küçük bir pasta vardı. Dört yıl önceydi. O zamanlar mutfakta birlikte gülüyorlar, Mehmet her sabah işe çıkmadan önce onu öpüyor, Zeynep de onların iki eşit insan olduğuna inanıyordu; biri efendi, öteki hizmetçi değildi.

— Zeynep, inanamayacaksın! — demişti Mehmet, onu salonda kollarının arasında döndürürken. Zeynep de kahkahalarla onun omzuna yaslanmıştı. — Beni bölüm müdürü yaptılar! Duyuyor musun? Müdür oldum! Maaşım artıyor, üstüne bölüm gelirinden pay da alacağım. Eskisinin üç katı kazanacağım artık!

Zeynep o gün gerçekten sevinmişti. Mehmet bu mevkiye ulaşmak için uzun zamandır çabalıyordu; geç saatlere kadar çalışıyor, eğitimlere katılıyor, kendini geliştirmek için uğraşıyordu. Terfi etmeyi hak etmişti. O zaman Zeynep’e, hayatlarının bundan sonra daha güzel olacağı gibi gelmişti.

İlk aylar da gerçekten öyle geçti. Mehmet mutluluktan ışıldıyor, Zeynep’i hediyelere boğuyor, onu güzel lokantalara götürüyordu. Bir İtalya tatili planlıyorlar, çocuklardan ve daha geniş bir evden söz ediyorlardı. Zeynep’in işi de yolundaydı. Çalıştığı reklam ajansında hazırladığı projeler peş peşe takdir görüyor, müşteriler özellikle onunla çalışmak istediklerini söylüyordu.

Fakat zamanla, fark edilmesi güç bir şey değişmeye başladı. Mehmet iş yerinde daha sık geç saatlere kadar kalıyor, Zeynep’in hayatında olup bitenleri daha az merak ediyordu. Terfisinin üzerinden yaklaşık altı ay geçmişti ki bir gün ansızın şöyle dedi:

— Zeynep, senin çalışmana ne gerek var? Bir düşün. Artık iyi kazanıyorum, ailemi rahatça geçindirebilirim. Sen evle ilgilenirsin, kendine vakit ayırırsın… Hem iş arkadaşlarım eşimin ne yaptığını sorunca, “reklam işleriyle uğraşıyor” demek bana tuhaf geliyor.

— Nasıl yani, “reklam işleriyle uğraşıyor”? — Zeynep önce onun şaka yaptığını sandı. — Mehmet, ben kıdemli uzmanım. On iki kişilik bir ekibi yönetiyorum. Projelerim var, sorumluluklarım var…

— Ne olmuş yani? — diye omuz silkti Mehmet. — Paramız var artık. Bu kadar telaşa, strese ne gerek? Evinde kraliçe gibi yaşarsın. Böyle fikir peşinde koşan biri gibi yorulmana lüzum yok.

Zeynep onun yalnızca yorgun olduğunu, bu sözlerin geçici bir huysuzluktan ibaret kalacağını düşündü. Ne var ki Mehmet aynı konuyu tekrar tekrar açtı. Başarılı erkeklerin eşlerinin çalışmadığını söylüyor, Zeynep’in mesleğini kendi sorumluluklarının yanında çocuk oyuncağı gibi gösteriyordu.

— Bu aileyi ben geçindiriyorum! — deyip duruyordu. — Sen ne yapıyorsun? Resimlerle, sloganlarla oyalanıyorsun sadece.

Zeynep aylarca direndi. Fakat Mehmet’in baskısı giderek sertleşti, aralarındaki sıcaklık da yavaş yavaş kayboldu. Sonunda dayanamadı. İstifasını verdi; ekibiyle, emek verdiği işleriyle, neredeyse kendi evladı gibi gördüğü projeleriyle vedalaştı.

Mehmet, Zeynep’in onu ilk kez hazır sofra ile karşıladığı akşam memnun bir edayla konuştu:

— Bak, böylesi ne kadar iyi oldu. Artık gerçek bir eş gibisin.

Ama “gerçek eş” denilen şey, Zeynep’in omuzlarına acı bir unvan gibi çöktü. Mehmet ona gün geçtikçe bir hayat arkadaşı gibi değil, evde çalışan biri gibi davranmaya başladı. Rica etmiyor, buyuruyordu. Yapılanların hiçbirine içten bir teşekkür göstermiyor, Zeynep’in emeğini sanki zaten görevmiş gibi görüyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden