Misafirleri geleceği zaman da Zeynep’e fikrini sormaz olmuştu. Onun yemek yapmak isteyip istemediği, o gün yorgun olup olmadığı Mehmet’in umurunda değildi; kararını verir, sonra da yalnızca bildirirdi.
— Yarın Ali ile Can geliyor. Etli güzel bir şey hazırla. Bir de iyi bir pasta al.
Zeynep her seferinde sessizce başını sallıyordu. Çünkü hâlâ Mehmet’i seviyordu. Bu sertliğin, bu hoyratlığın geçici olduğuna inanmak istiyordu. İçinden, “Biraz zaman geçsin, her şey yine eski hâline döner,” diyordu.
Fakat zaman, hiçbir şeyi düzeltmedi. Aksine, her şey daha da kötüye gitti.
Bir akşam Mehmet eve her zamankinden farklı döndü. Yüzü kül gibi solmuş, bakışları kararmıştı; elleri belli belirsiz titriyordu. Salondaki kanepeye çöktü ve uzun süre tek kelime etmedi.
Zeynep yanına yaklaşıp usulca sordu:
— Ne oldu Mehmet?
Mehmet başını kaldırmadan, boğuk bir sesle cevap verdi:
— İşten attılar beni. Hiçbir şey demeden kapının önüne koydular.
— Nasıl yani? Neden böyle bir şey yaptılar?
Mehmet birden doğruldu, öfkesi sesine karıştı.
— Rüşvet aldığımı söylüyorlar. Müşterilere indirim yapıp karşılığında komisyon istediğimi iddia etmişler. Tamamen iftira! — Eliyle masaya sertçe vurdu. — Bütün bunları Burak tezgâhladı. Hani şu terfide önüne geçtiğim adam var ya… O alçak hakkımda yalanlar uydurmuş. Onlar da doğru mu değil mi araştırmadan beni kovdular!
Zeynep onu kollarına aldı, saçlarını okşadı. Her şeyin yoluna gireceğini, onun tecrübeli biri olduğunu, çevresinin bulunduğunu, mutlaka yeni bir iş bulacağını söyledi. O an buna kendisi de inanmak istiyordu.
Ama haftalar geçti, sonra aylar birbirini kovaladı. Mehmet’in başvurularından hiçbir sonuç çıkmadı. Hakkındaki söylentiler sektörde hızla yayılmıştı. İnsan kaynakları çalışanları özgeçmişinde adını görür görmez dosyayı bir kenara atıyor, çoğu zaman dönüş bile yapmıyordu.
Bu kez iş aramak Zeynep’e düştü. Ne var ki iki yıllık aradan sonra eski yerine dönmesi neredeyse imkânsızdı. Sonunda küçük bir ajansta, sekiz yıl önce başladığı seviyeye yakın bir görev bulabildi. Yaratıcı ekipte yardımcı pozisyondaydı ve aldığı maaş, eski gelirinin dörtte biri kadardı.
Mehmet ise bu süreçte bambaşka birine dönüştü. Önce akşamları kendini eve kapatıp öfkesine yenildi, sonra gündüzleri de aynı hâl sürmeye başladı. En küçük meselede Zeynep’e bağırıyor; az kazandığını, yemeği beceremediğini, evin yeterince temiz olmadığını söylüyordu.
— Seni ben geçindirdim! Sana her şeyi ben sağladım! Bunun karşılığı bu mu? — diye haykırıyordu. — Sen daha şu evi doğru düzgün ayakta tutamıyorsun!
Oysa Zeynep günde on iki saat çalışıyor, kopan iş bağlantılarını yeniden kurmaya uğraşıyor, yılların açığını kapatmaya çabalıyordu. Eve döndüğünde onu bekleyen şey ise kirli tabaklar, bomboş bir buzdolabı ve durmadan talepte bulunan öfkeli bir kocaydı.
En acı tarafı, Mehmet’in iş aramaya bile niyetinin olmamasıydı. Günlerini bilgisayar başında geçiriyor, Burak’tan nasıl intikam alacağını düşünüp duruyordu. Eski şirketleriyle ilgili tartışmaların döndüğü sayfaları okuyor, resmi kurumlara isimsiz şikâyetler yazıyor, Burak’ı zor durumda bırakacak bir şey bulmaya çalışıyordu.
— Onu bitireceğim, — diye mırıldanıyordu ekranın karşısında. — Herkes onun gerçekte ne olduğunu görecek.
Zeynep bir gün dikkatle söze girdi:
— Mehmet, belki enerjini iş bulmaya versen daha iyi olmaz mı? Bildiğim birkaç yer var, istersen…
— Sus! — diye çıkıştı Mehmet. — Sen hiçbir şey anlamıyorsun. Önce o adamdan hesabımı soracağım, sonra…
Ama o “sonra” hiçbir zaman gelmedi.
Zeynep geceleri Mehmet duymasın diye banyoya kapanıp ağlıyordu. Yorgunluktan, aşağılanmaktan ve sevdiği adamın acımasız, haksız, kendisine tamamen yabancı birine dönüşmüş olmasından ağlıyordu.
